İnsanın doğası gereği bir sınır vardır. Bir raddeye kadar kaldırabilir mutluluğu, üzüntüyü, acıyı, kederi… O sınır aşılırsa yıkılır, taşıyamaz artık hiçbir şeyi. Mesele kişinin güçlü olup olmaması değildir, mesele çektiği acının ölçüsüne dayanacak gücünün olup olmamasıdır. Ruhundaki labirentlerden çıkış yolunu bulamayınca, direnecek gücü kalmayınca ölmek zorunda kalıyor insan.
Ve o da ne! Var gücümüzle koştuğumuz geleceğin olduğumuz andan tek bir farkı yok. Adını “gelecek” koyduğumuz belirsiz bir hayalin peşinde koşarken, duvarlarımızı ve yoksunluğumuzu yanımızda götürmüşüz. İçimizde bir adım öteye gidememiş olmanın burukluğuyla ruhumuzun tek avuntusunun hayal kurmak olduğunu anlarız.
Tasavvufa göre, “Tanrı tecelli etmek istediği zaman adem (yokluk) denilen boşluğa bakmış ve kün (ol) emrini vermiş. Böylece adem biricik ve gerçek varlık olan Tanrı’yı aksettiren bir ayna olmuştur. Bu aksi gören göz insandır. Aynaya baktığımızda nasıl gözümüzün bebeğinde küçük bir aksimiz görünüyorsa, bu dünyada da Tanrı’nın aksettiği göz insan olmaktadır.