Odasına döndüğünde, "Sersem!" diye bağırdı aynadaki görüntüsüne "Yazmak istedin, yazmayı denedin ve hakkında yazacak hiçbir şeyin yoktu. Ne vardı içinde? Çocuksu, yarı pişmiş birkaç düşünce, birçok özümsenmemiş güzellik, bir büyük kara cehalet yığını, taşana kadar sevgiyle dolmuş bir yürek, aşkın kadar büyük ve cehaletin kadar boş bir tutku. Ve sen yazmak istedin! Sen daha yazacak bir şeyler edinmeye başlamanın eşiğindesin. Sen güzellik yaratmak istedin, ama güzelliğin doğası hakkında hiçbir şey bilmezken nasıl yapabilecektin bunu?
Kadınla konuşmak, onunla bahçede dolaşmak, hoşça bir zaman geçirmek ve onun mezarında ağlamak... İşte bir erkeğin aşktan anladığı. Oysa aşk, biz kadınlar için, hayatın kendisidir. Bir kadın, "seni seviyorum" diyorsa, bu "senin tasalarını gidermek istiyorum, seninle dünyanın öbür ucuna nasıl gidebileceğimizi tasarlıyorum, eğer sen cehenneme gideceksen ben de seninle cehenneme geleceğim" demektir. Sözgelimi, bütün bir gece senin notlarını temize çekmek, ya da kimse uyandırmasın diye sabaha kadar sana gözcülük etmek, seninle yüzlerce kilometre yürümek büyük mutluluk olurdu benim için.
"Baba, ateş böceklerinin geceyi aydınlatmaları, gece kuşları kendilerini daha kolay yesinler diyedir. İyi insanlar da dedikodulara ve kötü söylentilere yem olmak için parlarlar..."
Gözlerin ne kadar acılı!.. Onlara bakıp ağlayayım, o zaman her şey daha kolay gelir ikimize...(Güler, ağlar.) Ha olmaz mı? Nasıldı o şarkı? "Çiçekler her bahar yenileniyor, ama mutluluk geri gelmez bir daha..."