Okuma, çoğu insanın günlük hayatında yaptığı sıradan bir eylem gibi görünür; fakat Mortimer J. Adler ve Charles Van Doren’in “Nasıl Okumalıyız?” adlı eseri, bu yalın görünen davranışın aslında ne kadar derin, ne kadar dönüştürücü bir anlam taşıdığını gösterir. Okumak, yalnızca gözün kelimelere değmesi değildir; insanın kendi zihniyle kurduğu en samimi ilişki, düşüncenin kendini arayışıdır. Ben de bu kitaptan sonra okumanın, bir metni değil, kendi içimden geçen yolu keşfetmek olduğunu daha iyi anladım.
Yazarların sunduğu dört okuma aşaması, sanki insanın bir kitabın karşısında geçirdiği içsel merdiven yolculuğudur. Temel okuma, bu merdivenin ilk basamağıdır; yalnızca metnin yüzünü görürüz. Fakat yüz görmekle insan tanıyamaz; metni de tanımak için yüzeyin altına inmek gerekir. Bu yüzden ikinci aşama olan göz atarak okuma, bir nevi kitaplarla ilk randevuyu hatırlatır. Kısa bir bakışta ne hissedersin? Sana ne vaat eder? Okur olarak burada seçmeyi öğreniriz; çünkü her kitap yolculuk isteği uyandırmaz. Çünkü kitabın içindekiler yolsa kitap da burada yol arkadaşımız. İkisinin yeterince iyi sağlanmadığı bir birleşmede yola çıkmak İstenmeyebilir
Üçüncü basamak olan analitik okuma ise benim için kitabın kalbiyle okurun kalbinin çarpıştığı aşamadır. Burada artık sadece okumayız; düşünür, sorar, bazen yazarla kavga eder, bazen ona hak veririz. Adler’in bu aşamayı “aktif okuma” diye tanımlaması da bence bu yüzdendir. Bir kitabı anlamaya çalışırken kendi sınırlarımızı inşa eder ve yüzleşiriz. Kitap bazen bize değil, biz kitaba yetişmeye çalışırız. Bu hissi anlamak, okur olmanın en tatlı gururudur.
Karşılaştırmalı okumaya gelecek olursak da, tamamen çeşitliliğin zenginliği ve dolayısıyla bir durumla ilgili çok fazla şey yazılmasıyla beraber bu durumun kanıtlanabilirliğinin
Acı çeşit çeşittir. Dünyanın sefilliği biçim biçim. Tıpkı gökkuşağı gibi, geniş ufkun ötesine geçer, renk tonları o kavis kadar çeşitlidir ve onunki kadar uzak yine de onunki kadar iç içe.