Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığınızda odadaki sessizlik genişler; sanki o an ruhunuzun
içinde bir yerlerde, daha önce hiç geçmediğiniz bir kapı aralanmıştır. Dücane Cündioğlu’nun
Hz. İnsan eseri benim için tam da böyle bir eşik oldu. Modern dünyanın bitmek bilmeyen hızı,
gürültüsü ve ekranların soğuk ışığı arasında "ben" dediğimiz o karmaşık düğümü çözmeye
çalışırken, aslında insanın sadece biyolojik bir tür değil, her an yeniden inşa edilen bir "oluş"
biçimi olduğunu bize en yalın ve sarsıcı haliyle hatırlatıyor.
Bu derin yolculukta hissettiğim en temel sancı, insanın beşer olmak ile insan olmak arasındaki
o uçsuz bucaksız mesafede gizli. Beşeriyetimiz toprağa, biyolojiye ve hayatta kalma güdüsüne
bakan yüzümüz; doğuyor, doyuyor ve nihayetinde ölüyoruz. Ancak eserin bize işaret ettiği "Hz.
İnsan" bu biyolojik döngünün üzerine inşa edilen ahlaki ve felsefi bir mimari. Cündioğlu bizi
burada "idrak" kavramıyla yüzleştiriyor. Eğer bir farkındalık ve idrak eşlik etmiyorsa insan
sadece bir suretten yani dış görünüşten ibaret kalıyor. Oysa asıl hicret; suretten sîrete, yani
görüntünün ötesindeki o saklı öze doğru yapılan o çetin yolculuktur.
Kitabın felsefi damarlarında dolaşırken kelamın ve sessizliğin birer varlık sahası olduğunu
görüyoruz. Dil burada sadece bir iletişim aracı değildir artık insanın kendi evrenini kurduğu bir zemin olmuştur.
Bazen de insanın konuştuğu kadar değil, sustuğu yer kadar derinleştiğini fark ediyorsunuz. Bu
yaklaşım akla Spinoza’nın varlık anlayışındaki o kuşatıcı bütünlüğü ya da kadim geleneklerin
insan-ı kâmil arayışını getirse de, yazar bizi kuru bir terminolojiye hapsetmiyor. Aksine
bilginin kalbe inmesi gerektiğini, hikmete dönüşmeyen her türlü verinin ruhun üzerinde sadece
bir yük olduğunu fısıldıyor kulağımıza.
Samimiyetle
Hz. İnsanDücane Cündioğlu · Kapı Yayınları · 20252,966 okunma