"İnsanoğlu başka dünyalar, başka uygarlıklar bulmak için yola düşmüştü ama, karanlık geçitlerde gizli bölmelerden oluşan kendi öz labirentini tanımamış, kendi mühürlediği kapılar ardında neler yattığını bulup çıkaramamıştı."
Yazar bir insana, bir hayvana, bir bitkiye hayat verir. Baş karakterini seçer ve aklındaki sorguları onun aracılığı ile anlatmaya koyulur. Peki bu insan, bu bitki veya bu hayvan, yazarın aklındaki karmaşık yapıyı kaldırabilecek midir? Görünüşe göre Stanislaw Lem için bu yaratılar yeterli olmamış, hayal gücü ötesine taşmış ve biz canlılardan çok daha devasa, devasa olduğu kadar da karmaşık bir yapıyı karakteri olarak seçmiş; bir gezegeni, Solaris gezegenini.
Solaris gezegeni öyle büyük bir bilinmezliğin konusu olmuştur ki bilim insanları çareyi Solaris adında yepyeni bir bilim dalına hayat vermekte bulmuştur. Aslında çareyi buldukları iddiamı geri almalıyım. Çünkü Solaris çözdükçe düğümlenen bir ip yumağı, gittikçe derinleşen karanlık bir kuyu gibi. Kitapta Solaris gezegeninde görev alan üç bilim adamı ise kuyuyu aydınlatmaya gidip kuyuda kaybolan yüzlercesinden üçü yalnızca. Gezegenin etkileri karşısında afallayıp delirme noktasına gelmeleri uzun sürmüyor ve deney yapmak için gelen bu ekip denek konumuna düşüyorlar.
Solaris'in büyük bir bilinmezlik olduğunu yinelemeliyim. Belki kendini sürekli tekrar eden ancak bir türlü anlaşılamayan, "kendi öz labirentini" tanıyamamış insan kadar bilinmez. Belki de aklını kaçırmış, ne yaptığını bilmeyen, sebep bile aramayan, ya da henüz diş çıkartmaktaki bir bebek olan tanrı kadar bilinmez. Nasıl okumak istediğiniz tamamen size kalmış. Dilerseniz tanrıyı masum bir hediyeymişçesine insanına ölü fare veren bir kedi olarak bile görebilirsiniz.
Peki sonsuz bir okyanustan, anlam veremediğimiz yapılardan oluşan,