Kemalist Türkiye, bir demokrasi olmasa da, otoriter devletlere özgü gösterişli törenler düzenlemedi. Eğer kitlesel mitingler, bir tiyatro oyunu gibi sahnelenerek halkı rejim ve önderle kaynaştıran ya da en azından bunların birbirine aidiyetini telkin eden birer ritüel olarak yorumlanırsa, Atatürk'ün avam mertebesine inmemek diye özetlenebilecek kuralı burada da geçerliydi.
Türkiye'nin Mustafa Kemal'in liderliğindeki yeni seçkinleri milli kurtuluş hareketinin ve yeni devletin kurulmasının ilk adımlarını bir partileri olmaksızın, sadece seçkin konumlarının sağladığı güçle attılar. 1923'te kurulan Cumhuriyet Halk Partisi, Kemalistlerin elitist projelerini daha geniş bir meşruiyet zeminine oturtmalarına yardımcı olacak bir örgütlenme biçimiydi, Mustafa Kemal'in milli şef konumuna ulaşması için bir önkoşul değildi.
Ankara'daki ABD büyükelçisi Charles A. Sherill'in belli ki aklı karışmıştı. Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentinde, 193 1/32'de, sadece bir yıl hizmet verdikten sonra "büyük adam" ve "kurtarıcı, yeniden ihya eden, milli kahraman, dünya çapında devlet adamı"na o kadar hayran olmuştu ki her türlü ölçüyü kaybetmişti. Atatürk'ü kimi zaman Hazreti Musa'ya, kimi zaman 8. Henri'ye, bazen Luther'e, bazen de George Washington'a benzetiyordu.1 Okurlarına bu seçki biraz keyf i gelmiş olabilir, ayrıca elçinin, özellikle bedensel gücü vurgulayan boks gibi sporlara meraklı olduğuna dair beyanını da göz önünde tutarak onun hakkında birtakım sonuçlara varabilirler. Ama Sherill Atatürk hakkında böyle düşünen tek işi değildi.