Doğumla ölüm arasındaki aydınlık çizginin iki yanı karanlıktı. Karanlıktan gelip karanlığa gitmek zorunda olan insanlar, bu dayanılmaz acıyı azıcık karşılayabilmek için türlü oyunlar, korkunç oyunlar icat ediyorlardı. Oyunların en masumuda bu korkunç oyunlar içinde çocuk oyunlarıydı. İnsanoğlu büyüdükçe oyunu derinleşiyor, sertleşiyor, çirkinleşiyor, korkunçlaşıyor, utanç veici bir hal alıyordu. Bu iki karanlık arasındaki çizgiyi doldurabilmek, bu dayanılmaz Ağrıya katlanabilmek için kötülüklerden kötülük beğen.
Kendi kendine, kötü, kuşkulu düşkün adamlar hiçbir zaman insanın gözlerinin içine dimdik, dosdoğru, dosyasına bakamazlar, kanlarının, çocukları, kardeşleri ve yakınlarının gözlerinin içine bile korkusuz, kuşkusuz, ürkütmeden, sıcacık bakamazlar.
Uzakta, Akdeniz’in üstünde, lekesiz, içine ışık doldurulmuş bir ak balon gibi yanıp sönen, şavklanan yelken bulutları buraya, toros‘a doğru yükselerek gidiyordu. Az sonra burada olacak akbulutlardan yağmur yerine ışık yağacaktı.
Bu dünya böyle gelmiş böyle gidiyordu. Bir lokma ekmek için yıl 12 ay çalışan, onu da çok kere elde edemeyen bu zavallılar, bir hiç uğruna savaş da, barış da peder ağlar böyle istediler diye, birbirlerini öldürür babam öldürüyorlardı. Ne korkunç şu halkın hayatı açtık yoksulluk çıplaklık… Sonra bu çıplak da kazanabilmek için de bütün gün durmadan, sabahtan akşama kadar çalışmak… Hastalıklar salgınlar sonra da bütün bunlar da yetmiyormuş gibi savaşlar… Birkaç bey, Ağdos doysun gönülleri hoş olsun diye…