Onur Köksal

Onur Köksal
@TimeTraveller_
Muhasebe
Üniversite Lisans
İstanbul
İstanbul, 1 Eylül
64 okur puanı
Temmuz 2019 tarihinde katıldı
Başkalarına söylediklerini, genellikle kendisinin yapmadığı doğrudur. Özel yaşamında kadınları hiçbir zaman kendisiyle eşit olarak görmemişti. Belki de yabancı ülkelere yolculuk yapmamasının nedeni, kendi halkını yönlendirdiği dünyada rahat edemeyeceğiydi. Akılcılığı ve “pozitif bilimlere” bağlılığı, onu gerçekdışı tarih ve dil kuramları yaratmaktan geri koymadı. Kuramsal olarak demokrattı, ama kendi kültünü yarattı ve her zaman haklı olduğuna içtenlikle inandı. Mantığa saygı duyarken, mantıkdışı alışkanlıklarını sürdürmekten vazgeçmedi. Her şeye karşın, hümanist ve evrensel bir dünya görüşü vardı. Yarattığı gençlik kültü -o zamanlar yaygın bir görüngü- cehaletle savaşırken, İtalya, Almanya ve Sovyet Rusya’dan farklı olarak, milli, ırkçı ya da sınıfsal düşmanlıklara yönelmedi. “Övün, çalış, güven” sloganı (kendi kendini yetiştirme ilkesini savunan İskoç yazar) Samuel Smiles’in felsefesini Türkiye’ye taşıdı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra özel girişimciliğin üzerindeki kısıtlamalar gevşetilince, Atatürk’ün teşvik ettiği kendine güven ruhu, geri kalmış bir ülkenin, dünyanın on yedinci en büyük ekonomisine dönüşmesine yardımcı oldu.
Sayfa 610·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Mantık açısından bakınca Fransız laisizmi Müslüman bir topluma uygulanamazdı. Dinin kişiye özel olduğu ilkesi İslam tarihi açısından tutarlı değildir. Kuran yalnızca ahlâk ilkelerinin toplamı değil, aynı zamanda, Hz. Muhammed’in yarattığı devletin, medeni hukuku ve ceza hukukuyla anayasasıdır. Kuran’la birlikte peygamberin söz ve eylemleri (sünnet), toplumsal ve bireysel davranış biçimlerinin ayrıntılarını açıklayarak Müslümanlığın temelini oluşturur. Açık kafalı din düşünürleri kutsal yasaları farklı yorumlayabilir ve açıklayabilir, ama bunların geçerliliğini yadsımak, bir Müslüman için devrimci bir harekettir. Atatürk, 1924 yılında hilafeti kaldırdıktan sonra işte bunu yaptı. Yayıncısı Falih Rıfkı Atay, Kemalizm’i İslamiyet’in reformu olarak tanımlarken, dinin ibadet kuralları dışındaki bütün kurallarını iptal eden bir reform olduğunu söylemişti. Gerçekten de uygulamada böyle oldu. Türk Müslümanları ibadetlerini sürdürdüler ve Mustafa Kemal ne en yakın dostlarının ne de halkın özel ibadetlerine karıştı. Büyük kent topluluğu liderinden örnek aldı ve bir süre için dindarlık köhne bir görüş olarak kabul edildi ve camiler boşaldı. Bu geçici bir olguydu, ama aynı zamanda ağır ağır ilerleyen organik dünyevileşmenin habercisiydi. Dinin özel bir seçim olduğu görüşünün kabul görmesine, devletin toplum davranışlarını düzenlemek için laik yasalar getirmesi de yardımcı oldu. Sonuç olarak, kuramca mantıksız, ama uygulamada geçerli olan “laikliğin içinde İslam” diye tanımlanabilecek yeni bir biçim zaman içinde ortaya çıktı. Ne var ki, Atatürk kendini hiçbir zaman bir din devrimcisi olarak görmedi. Akılcılık taraflısıydı ve en azından 1924’ten sonra yayınlanmasını desteklediği kitaplar materyalist ve determinist ideolojileri destekliyordu. İslam’da reform yapmak yolunda bir
Sayfa 609·Kitabı okudu
7 Haziran 1945’te Celal Bayar ile üç parti üyesi - o tarihte pek tanınmayan Adnan Menderes, milliyetçi tarihçi Fuat Köprülü ve Atatürk’e yaltaklanışı meclise âdeta atasözü biçimini almış olan Refik Koraltan, serbest parti politikası isteyen bir önerge verdiler. Halk Partisi’nden atılınca, 1946 Ocağında Demokrat Parti’yi kurdular. 1944 yılında Genelkurmay Başkanlığı’ndan emekli olan sert ve disiplinli Mareşal Fevzi Çakmak ile Atatürk’ün eski Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras kısa bir süre için onlara katıldı. Çakmak, Aras ile birlikte karakterine hiç uymayacak biçimde İnsan Hakları Derneği kurucuları arasında yer almıştı. İktidardaki Halk Partisi, dürüstlüğü kuşkulu olan 1946 seçimlerinde Demokrat Parti’nin altmış altı sandalye kazanmasına olanak verdi. İnönü çalkantıları durdurabilmek için, Atatürk’ün en sert adamlarından Recep Peker’i başbakanlığa getirdi. Ne var ki belirli bir ölçü içinde tutulan baskının yararı olmadı ve İnönü de demokrasiyi seçti. Peker 1947’de görevinden istifa etti. Cumhuriyet tarihinin ilk özgür seçimleri 14 Mayıs 1950 tarihinde yapıldı ve meclisteki 487 sandalyeden 408’ini kazanan Demokrat Parti toplam oy sayısının ancak yüzde 53’ünü alabilmişti. Cumhuriyet Halk Partisi bu tarihten sonra mecliste bir daha mutlak çoğunluğu sağlayamadı. İnönü istifa edince, Bayar Cumhurbaşkanı, Menderes Başbakan oldu. Bu değişiklik demokrasiye pürüzsüz bir geçişin zaferi ve Atatürk’ün ulusal egemenlik idealinin gerçekleştirilmesi olarak nitelendirildi. 1937 yılında Bayar, Atatürk’e gösterdiği aşırı övgüyle İnönü’yü alt etmeye çabalamıştı. Şimdi de Demokrat Parti hükümeti, Atatürk’ün anısına gösterdiği saygıyla onu aşıyordu. Kâğıt ve nakit paralarla posta pullarının üzerine yine Atatürk’ün resmi basılmaya başlandı. 1953 yılında naaşı görkemli bir anıt mezara
Sayfa 605·Kitabı okudu
Atatürk’ün ölümünden birkaç dakika sonra odaya dalan arkadaşı Salih Bozok, onun cansız bedenini görünce tekrar dışarı çıktı ve tabancasını çekip kendini göğsünden vurdu. Kurşun kalbini sıyırıp geçti ve Bozok 1941 yılına dek yaşamını sürdürdü. Cumhurbaşkanlığı sekretaryasında çalışan Haldun Derin, alaycı bir ifadeyle “Mutat zevattan harakiriye başkaca iltifat eden olmadı,” diye yazdı. Afet ile Sabiha derhal Ankara’ya gönderildi. Atatürk’ün naaşının Dolmabahçe Sarayı’nın taht salonuna yerleştirilmesine karar verildi. Bu uygulama, ölümün ardından yirmi dört saat içinde gömülmeyi öngören İslam geleneklerine aykırıydı.
Sayfa 599·Kitabı okudu
1937 Kasımında Atatürk, yeni yapılan demiryolundan ülkenin güneydoğusunda Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgeleri ziyaret etti. Buraları son kez 1917’de, Ruslarla savaşan bir Osmanlı generali iken görmüştü. Ulaşım kolaylığı hükümetin Kürtleri daha sıkı denetlemesini sağlamıştı. Atatürk’ün ziyaret uzun sürmedi, ama damgasını vurdu. 1917’de karargâhının bulunduğu, bölgenin başlıca şehri olan Diyarbekir’in adının Diyarbakır olarak değiştirileceğini açıkladı. Güneş Dil Teorisi’ne göre her ismin kökünün Türkçe olması gerekiyordu. Bir konserden sonra Halkevi’nde konuşurken, “Dünyanın en güzel ve en modern binası içinde, modern nefis bir müziği dinleyerek... Beşeriyetin medenî bir halkı huzurunda, bu halkın evinde...” sözlerini kullandı. Uygarlık büyük bir mücadeleyle getirilebilmişti. Diyarbakır’ın kuzeybatısında, Dersim dağlarındaki Kürt isyanını Türk ordusunun bastırmasının üzerinden uzun zaman geçmemişti.
Sayfa 590·Kitabı okudu