Onur Köksal

Onur Köksal
@TimeTraveller_
Muhasebe
Üniversite Lisans
İstanbul
İstanbul, 1 Eylül
64 okur puanı
Temmuz 2019 tarihinde katıldı
Birkaç gün önce, cumhurbaşkanı otelde dans ederken, yakındaki küçük caminin müezzini ezan okumaya başlayınca orkestra susmuştu. Daha sonra cami kapatıldı ve minaresi yıkıldı. Otel son Osmanlı sadrazamı Tevfik Paşa’nın arazisi üzerine inşa edilmişti. Tevfik Paşa’nın torunu anılarında ince bir düşünceyle, caminin kapatılması emrini veren görevlinin Atatürk’ün ibadet ve eğlence yerleri arasında belirli bir mesafe bulunması talimatını yanlış yorumladığını yazıyor. Fransız askeri ataşesi ise minarenin yıkılması emrini Atatürk’ün verdiğini iddia ediyor. Ne olursa olsun, pek önemli olmayan küçük bir cami ile büyük bir çağdaş otel arasında yapılacak seçimde cumhurbaşkanının hangisini yeğleyeceği biliniyordu.
Sayfa 586·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İngiltere’yle ilişkilerin düzelmesi Kral VIII. Edward’ın özel ziyaret ile simgelendi. Bayan Wallis Simpson ile Nahlin adlı Akdeniz’de dolaşırken, İstanbul’a uğraması da gezi planlarına dâhil edildi. Atatürk 4 Eylül 1936’da gelen kralı Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımında karşıladı. Ertesi gün üstü açık bir arabayla İngiltere Başkonsolosluğu’nu birlikte ziyaret ettikten sonra, yaşlı Ertuğrul yatıyla Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Yazlık Köşkü’ne gittiler. Akşamüstü Atatürk ile konukları özellikle İngiliz İngiliz tüccarların oturmak için tercih ettiği Moda açıklarındaki yelkenli yarışlarını izlediler. Bu ziyaretten sonra, Atatürk’ün saygın milliyetçiliğini ortaya çıkarmayı amaçlayan bir sürü öykü uyduruldu. Anlatılanlara göre, bir garson elindeki tabağı düşürünce Atatürk, “Biz insanımızı uşaklık dışında her türlü görev için eğitebiliriz,” diyerek özür dilemişti. Kral VIII. Edward tekneden inerken sendeleyip elini rıhtıma dayayınca yine Atatürk, “Endişelenmeyin, memleketimizin toprağı temizdir,” demişti.
Sayfa 578·Kitabı okudu
Ertesi yıl bunu tamamlayıcı bir yaklaşım rastlantı sonucu ortaya çıktı. Viyana’dan Dr. Hermann Kvergić adlı bir uzmanın gönderdiği mektup Mustafa Kemal’e gösterildi. Bütün dillerin ilkel insanları doğayı izlerken çıkardıkları hecelerden türetildiği ve orijinal seslerin Türkçe’de bulunduğunu yazıyordu. Mustafa Kemal’in hevesli desteğiyle, kanıtlanması olanaksız bu kuram ‘Güneş Dil Teorisi’ adı altında geliştirildi. Teoriye bu ad verildi, çünkü “Tarih yolculuğunda güneşin ilham izlerine, en çok biz Türkler tesadüf ediyoruz. Türk ırkı kültürünü öyle bir yerde buldu ki, orada güneş ona en verimli oldu. İlk yurttan ayrılmaya mecbur olan Türkler, başlıca göç yolları için yine güneşin kılavuzluğundan istifade ettiler.” Güneş Dil Teorisi, tıpkı Türk tarihi tezi gibi akılcılığın bir garip ürünüydü: ‘İnsanoğlunun büyük göçü’ konusunda on dokuzuncu yüzyılda Hint-Avrupa ırkına uygulanan kuramlar şimdi Türkler için kullanılıyordu; evrenin ve tüm yaratıkların ruhu olduğu kuramı da dinlerin başlangıcı olarak gösteriliyordu (Mustafa Kemal 1929’da bir Alman gazeteciye “Türk yalnızca tabiatı takdis eder,” demişti); Marksist kuramların öne sürdüğüne göre (Türkiye’yi ziyaret etmiş olan Nikolay Marr tarafından geliştirilmişti) kullanılan dil, toplumun ‘altyapısı’ olan ekonominin saptadığı ‘üstyapı’nın bir parçasıydı. Mustafa Kemal’in hüsnü kuruntulu görüşleri, güneşe tapan Türklerin, dili de yaratan insanlar oldukları sonucunu çıkarmıştı. Bu, işe yarayacak bir sonuçtu. Eğer tüm diller Türkçe’den türetilmişse, şimdi Türkler özellikle uygar Batı halklarının dillerine ödünç verdikleri sözcükleri geri alıyorlardı. Dalkavuklar Güneş Dil Teorisi’ne hayranlıkta birbirini alt etmeye çabaladı. Mustafa Kemal de ikna olduktan sonra bu kuramın Ankara’da yeni kurulan üniversitede okutulmasını istedi.
Sayfa 567·Kitabı okudu
Gazi, unutulmaz nutuklarının sonuncusuyla kutlamalara imzasını attı. Konuşması kısaydı. Birkaç kelime içinde, Türkiye’nin yalnızca en gelişmiş ve uygar ülkelerin düzeyine gelmekle yetinmeyeceğine, hedef birliğine sahip olduğu ve pozitif bilimleri kendine rehber kabul ettiğinden, onları aşıp geçeceğine olan inancını ifade etti. Konuşma “Ne mutlu Türküm diyene!” sözleriyle son buldu. Bu sözleri bugün Türkiye’de bilmeyen yoktur. Kıbrıs Rumlarının görmesi için Beşparmak Dağları’nın yamacına yazılmıştır ve Kürtçe konuşanların yaşadığı bölgenin en büyük kenti olan Diyarbakır’da Kürt milliyetçilerini iğnelemek için kullanılır. Eğer Mustafa Kemal’in en sevdiği gazeteci Falih Rıfkı’nın sözlerine inanacak olursak, bu deyimi ortaya atan kişi pek fazla duygulanmamıştı. Akşam yemeğinde toplanan konukları onuncu yılın yüreklerinde coşturduğu duygularını açıklamak için birbiriyle yarışırken Mustafa Kemal, “Bana gelince, ben hiçbir şey hissetmiyorum,” demişti. Falih Rıfkı bu sözlerin Atatürk’ün bezginliğinin ilk belirtisi olduğunu söyleyecekti. Mustafa Kemal kendi koyduğu kurallara bağlı kaldı. Sekreteri Hasan Rıza’ya (Soyak) “Bizde cumhurbaşkanı bir imzacıdan başka bir şey değildir,” diye şikâyet ederdi. Yani ben burada bir nevi mahpus hayatı yaşıyorum. Gündüzleri ekseriye yalnızım; herkes işinde, gücünde... Benim ise çok günler, bütün günümü değil, bir saatimi dahi dolduracak işim yok. Şu halde ya uyuyacağım, olmazsa kitap okuyacağım, yahut bir şeyler yazacağım. Arada bir dinlenmek ve hava almak ihtiyacını duyarsam dediğim gibi şehrin içinde ve dışında ancak otomobil ile gezintiler yapacağım... Sonra yine bu hapishaneye döneceğim ve işte böyle kendi kendime bilardo oynayıp sofra zamanını bekleyeceğim. Bari orada biraz değişiklik olsa... Ne gezer... Bu sofra nerede kurulursa
Sayfa 560·Kitabı okudu
Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın dağıtılması, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın hiçbir muhalefet olmadan tek başına iktidarını başlattı. Mustafa Kemal yeni düzeni 27 Ocak 1931’de İzmir’de yaptığı bir konuşmada anlattı. “Fırkamız diğer memleketlerde olduğu gibi herhangi bir politik fırka gibi telâkki edilmemelidir... Her sınıf halkın menfaatlerini müsavi bir surette, biri diğerini mutazarrır etmeden (zarara uğratmadan) temin etmeği istihdaf eden (hedefleyen) bir teşekküldür... Fırkamızın takip ettiği program, bir istikametten tamamiyle demokratik, halkçı bir program olmakla beraber, iktisadi nokta-i nazardan devletçidir.” Birkaç gün sonra Konya’da yaptığı konuşmada, 18 yaşın üzerindeki tüm gençlerin partinin faal üyeleri olmasını ve daha küçüklerin de üyeliğe aday olarak görülmelerini istedi. Bağımsız dernekler kapatıldı. Masonlar, Halk Fırkası’nın amaçlarını paylaştıkları için artık ayrı bir derneğe gerek duymadıklarını açıkladılar. Milliyetçi Türk Ocakları da Halk Fırkası’na katıldı ve zamanla Halkevlerine dönüştürülerek sayıları yaklaşık beş yüze yükseldi. Birçoğu spor salonları, müzik ve tiyatro gruplarıyla faal sosyal kulüpler haline geldi. Halkevlerinin temel görevi Batı uygarlığını halka yaymaktı, ama aynı zamanda, parti bürokratları için maaş ve ek gelir kaynağı oluşturuyorlardı. Batı değerlerini ve yöntemlerini yaymanın başka bir kanalı da kız enstitüleriydi. 1930 yılında Ankara’da açılan ilk enstitü İsmet Paşa’nın adını aldı. Bu melek okullarında genç Türk kadınlarına çocuk bakımı, dikiş, ev idaresi derslerinin yanı sıra yapma çiçek hazırlama da öğretiliyordu. Mustafa Kemal’in ulusal gelişme ideali, bütünüyle kapsayıcıydı. 1925 yılında Bursa’daki bir konuşmasında ülkenin temel gereksinimlerinden birinin uygar insanlara yakışacak biçimde servis yapacak garsonlar
Sayfa 549·Kitabı okudu