Bu katlanmalar, sabır bize babalarımızdan kalmış. Nesimi, Fuzuli, Vidadi, Mirze Feteli, Hasan Bey Zerdabi, Mirze Celil, Sabir, Ali Bey Hüseyinzade, Ahmed Bey Ağaoğlu, Hadi... hangi azapları çekmediler, hangi mahrumiyet ve aşağılanmalara uğramadılar ki? Hadi gibi büyük bir isim kendini bu millet için yaktı, kül etti. Ancak şimdi kabri de bilinmiyor. Meğer ben Ahmed Cevad'dan, Hüseyin Cavid'den eksik miyim? Şimdi değil, tutuklanmadan önce diyordum bu sözü. Düşünüyordum ki; Hüseyin Cavid, Stalin gibi bir dünya diktatörünün karşısında baş eğmedi, hatta hayatını kurtarmak içinde olsa kendi eserlerinde onun adını bir defada olsa yazmadı. Herkes petrolden, pamuktan, kolhozdan yazarken, o akidesini değişmeyerek "Emir Timur'u, Peygamberi, Siyavuşu" kaleme aldı. Korkmadan beklediği, sürüldüğü Sibirya buzullarındaki ölümünü ise şirin bir Allah nimeti gibi kabul etti! Cavid'i ölüme yollayarak, ondan sonrada 40-50 yıl yaşayıp fahri adlar alanlar, göğüslerine armalar, madalyalar dolduran akidesizler her emre, buyruğa uyan köleler ise cismani yokluklarıyla aynı zamanda manevi ölümle ödüllendirildiler, unutuldular. Cavid ise akideden dönmemek namına cismani mevcutluğunu kurban ederek yerini peygamberlere nasip olan şerefli ebediyet kazandı. Ben de; Hadi'nin, Cavid'in, Cevad'ın yolunu seçmiştim diye her zaman ağrı ve cezaya uğradığımda onları okuyordum, kendime teskinlik buluyordum. Düşünüyordum ki; onların ailelerini de dağıtmışlar, ancak benim ailem, akraba-kardeşim, milletim-obam Allahsızcasına incitilsede gözümün önündedir. O insanları uzak-uzak diyarlarda öyle mahvettiler ki, mezarları da bulunamadı. Beni öldürseler yine vatanımda kalacağım. Settar Han, Hıyabani, Mehmet Emin Resulzade, Pişeveri... ne facialar, belalar görmediler ki? Ancak onlar son nefeslerine kadar Azerbaycan'ın