Tarık Tufan’ın bütün kitaplarını okumuş biri olarak son kitabı içinde gönlümden geçenleri ifade etmek istiyorum. Bu sefer kitabın kapağından başlayacağım. Romanın kilit kahramanı olan Handan Hanım… Kitabı henüz okumamış olup , sadece kapağını görenler için sadece bir portre gibi görünebilir ama kitabın son sayfanını da çevirip kitabı kapattığınızda tekrar kapağına dönüp ahhh Derviş Ali’nin dünyevi aşkı Handan Hanım ile tekrar göz göze geleceksiniz. Ahh ki ne ahhh geçmişteki büyük aşkın torunlara kadar sirayet edişine kulak kabartıp onların dünyasına dalacaksınız. Yazarımız çok değişik karakter ve konuları ele alarak bir anda romanın tam ortasına düşüveriyorsunuz. Tabiri caizse gökten düşer gibi o döneme düşünüyorsunuz. Vefa semtindeki Canfeda Konağına konuk oluyoruz. Konağa hapsolmuş olan Halide ( ki bunu sonradan anlıyoruz ki ruhu burada sadece ) ve kardeşlerinin birbirlerine kavuşma ve yüzleşme anlarına tanıklık ediyoruz. Koca konağın dili olsa da geçmişten o güne kadar olan acıları ağlaya ağlaya ya da sevinçleri kahkahalarla duvarlarından bangır bangır ifade edebilse… Konakların dili olsa da konuşabilse… Bu kitaba dair çok şey konuşmak istiyorum. Nedendir emin değilim ama… Osmanlı zindanlarına düşen Derviş Ali’den , Ressam Zonaro’ya kadar çok güzel hisler yaşadım. Derviş Ali ile beraber hem Handan’a olan aşkı hem resime hemde dervişliğe olan bir sürü ana tanıklık ettik. Ressam Zonaro’yu yakından tanıyıp onunla o sanat zevkini paylaştık. Handan ile konaktan , iyiliğinden ve aşka olan geçişine tanıklık ettik. Cihangir , Zeliha ve Nihal’in hem iç yüzleşmelerine hemde birbirleriyle olan yüzleşmelerine tanıklık ettik. Eşref yan kahramanımız az görünürümüz olsa bile Halide ve Derviş Ali’yi tek gören kişi olarak kalbinin saflığını ve güzelliğini gördük. Aslında o ( tabiri