Muhtemelen karanlığın gerçek sakinlerine karşı duyulan bu korkudan, zaman içinde gerçekdışı sakinlere duyulan korku gelişecek, görünmeyen sağlam ve güçlü bir dünyada doruğa çıkacaktı. Muhtemelen hayal gücü geliştikçe ölüm korkusu da artacak, sonunda Halk bu korkuyu karanlığa yansıtacak ve onu ruhlarla dolduracaktı. Sanırım Ateş İnsanları karanlıktan bu şekilde korkmaya başlamıştı bile. Bizim Halk’ın carcar meclislerini kısa kesip deliklerine kaçmasının nedeni ise Kılıçdiş, aslanlar ve çakallar, vahşi köpekler ve kurtlar; yani bütün o aç, et yiyen yırtıcılardı.
Korktuğumuz tek şey karanlıktı. İçimizde filizlenen bir din, kafamızda görülmeyen bir dünyaya dair bir fikir yoktu. Sadece gerçek dünyayı biliyorduk ve korktuğumuz şeyler gerçek şeyler, somut tehlikeler, kanlı canlı yırtıcı hayvanlardı. Karanlıktan korkmamıza neden olanlar da onlardı zaten, çünkü karanlık demek, onların av zamanı demekti. İnlerinden o zaman çıkar, görünmeden pusuya yattıkları karanlığın içinden sökün ederek birimizin üstüne o zaman çökerlerdi.
Kızılgöz o kış, son karın erimesinden önce öldü. Uzak atalarımın zamanında ileri gidememiş, ilkel biri olduğunu söyleyip duruyorum ya aslında bu olay daha da beterdi, çünkü daha aşağı seviyede olan hayvanlar bile dişilerine böyle kötü davranmaz, onları öldürmez. Bu açıdan baktığımda atalarımın zamandan beri ilerleme kaydedememiş olmasına rağmen Kızılgöz insanoğlunun habercisi olarak görüyorum çünkü sadece insan türünün erkeği dişisini dayakla öldürür.
Sonra birbirimize surat asıp barıştık. Sonra da yavruyu yedik. Çiğ mi yedik? Aynen. Henüz ateşi keşfetmemiştik. Yemeğini pişiren hayvanlara evrilmemiz, geleceğimizi yazan defterin henüz açılmamış sayfalarında yazıyordu.