"Tanrı, anlattıkları gibi değil” dedi. “Ya Gilead’a inanırsın, ya Tanrı’ya, ama ikisine birden değil.” Becka kendi bunalımıyla böyle başa çıkmış.
Ben bunu yapabileceğimden emin değildim. Gizliden gizliye, artık ikisine de inanamayacağımdan korkuyordum. Ama inanç sahibi olmak istiyordum, bunu çok arzuluyordum. Nihayetinde inanç istemekle gelmez miydi zaten?
Ama şimdi Gilead’ın ne kadar çok şeyi değiştirdiğini, eklemeler ve çıkartmalar yaptığını öğrenince, inancımı kaybetmekten korktum.
Eğer hiç inanç sahibi bir insan olmamışsanız, bunun ne demek olduğunu anlayamazsınız. En yakın arkadaşınız ölüyormuş gibi, sizi tanımlayan her şey paramparça oluyormuş gibi, dünyada yapayalnız kalmış gibi hissedersiniz. Sürgün edilmiş, karanlık bir ormanda yolunuzu kaybetmiş gibi duyumsarsınız. Tabitha öldüğünde öyle hissetmiştim, hayatın hiçbir anlamı kalmamıştı. Her şeyin içi boşalmış, kurumuş, solmuştu.
Hayatımızı huzurlu diye tarif etmiştim, dışarıdan bakan gözler için öyleydi de; ama zaman içinde öğrendim ki, kendini daha yüksek bir amaca adamış insanların iç dünyasında fırtınalar ve kargaşalar eksik olmuyordu.
Sokaklar sakin, huzurlu, düzenli; oysa aldatıcı bir şekilde sessiz olan yüzeyin altından yüksek voltajlı bir elektrik hattı geçiyormuş gibi şiddetli bir sarsıntı sürüyor diplerde. Hepimiz gerilmiş haldeyiz; titreşiyoruz, sarsılıyoruz, her an tetikteyiz. Korku hükümdarlığı denirdi eskiden; ama korku yönetemez aslında, felç eder sadece. Bu anormal, gayri tabii sükûnet o yüzden.