Son zamanlarda sosyal medyada, kitapçılarda sıkça karşımıza çıkan ve kısa sürede ciddi bir okur kitlesine ulaşan "Ölmek İstiyorum Ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum", ismiyle bile insanda bir iç sıkışması yaratıyor. Zaten kitabın gücü de tam olarak burada: Hepimizin bir şekilde tanıdığı, ama pek azımızın adını koyabildiği hisleri açık açık ortaya döküyor.
Kitap ilk bakışta bir roman gibi duruyor – bunu düşünen sadece sen değilsin. Ancak rafta "kişisel gelişim" etiketiyle yer alıyor. Fakat dürüst olmak gerekirse, bu kitap klasik anlamda bir “kişisel gelişim” kitabı değil. Bir yol haritası çizdiğini ya da çözüm sunduğunu iddia etmiyor. Depresyon, DEHB ve diğer mental bozukluklarla boğuşanlar için sihirli bir reçete vermiyor. Ama belki de ondan daha kıymetlisini yapıyor: “Yalnız değilsin” diyor. Ve bunu büyük, dramatik laflarla değil; kâh sokaktaki sıradan bir insanın diliyle, kâh içten gelen bir iç çekişle yapıyor.
Sevenler kendini buluyor çünkü yazar, kendi iç dünyasını olduğu gibi ortaya koyarken bir süzgeç kullanmamış. Yalın, filtresiz ve zaman zaman rahatsız edici derecede dürüst. Özellikle zihinsel sağlık sorunlarıyla baş eden okurlar için bu tür bir temsil, çoğu zaman ilaçlardan bile etkili olabiliyor.
Ancak eleştiriler de az değil. Kitabı sevmeyenler daha çok karakterin – yani yazarın kendisinin – davranışlarını, kararsızlıklarını, kendini tekrar edişini ve belki de pasifliğini eleştiriyor. Açık konuşmak gerekirse bu eleştiriler de temelsiz değil. Kitabın bazı kısımlarında "Tamam da, sonra ne olacak?" sorusu cevapsız kalıyor. Yani evet, sorunları anlıyoruz, hissediyoruz ama çözüm? Yok. Çünkü dediğin gibi, çözüm sunma derdinde değil. Bir anlatı bu. Acının, tükenmişliğin, boşluğun anlatısı.
Yazarın amacı tam da bu olabilir: Reçete değil, temsil. Ve evet, bu kitap