Kişi gerçekte ne hissettiğine, neden hoşlandığına, neyi reddettiğine, neye inandığına tümüyle yabancılaşır. Ve bütün bunları bilmeden idealleştirdiği imgeye göre bir hayat sürebilir.
Yaşayan kendisi olmadığı için hayata olan ilgisini kaybetmiştir; karar veremez çünkü kararı veren kendisi değildir;
hayatı büsbütün başkalarına yönelik olduğundan, ketlendiği alanlar çoğunlukla kendi için bir şey yapmasını ya da kendi başına zevk almasını engeller. Bu öyle bir noktaya gelebilir ki, herhangi biriyle paylaşılmayan bir deneyim -bu ister bir yemek, ister bir gösteri, ister bir müzik, isterse de bir manzara olsun- anlamsızlaşır. Kuşkusuz, haz ve eylencenin böyle katı bir biçimde sınırlanması yalnızca o kişinin hayatını fakirleştirmekle kalmayıp, onu diğerlerine daha da bağımlı kılar.