Evvelâ, mukaddesatımın, itikatlarımın en hazin ve sefilâne ölümlerle öldüğünü gördüm. Onları kurtarmak için o kadar uğraştım, o kadar çırpındım, olmadı. Dini tesellilerimi kaybettikten sonra, insaniyet, memleket, buhranlı bir inkılâp geçiriyordu. Vatanperver dudaklar-dan yüreklere ok gibi işleyen ulvi, ateşli sözler dökülü-yordu. Çok geçmeden bu güzel, yanık sözlerin de hazin bir yalandan, âdi bir komedyadan başka bir şey olmadı-ğını gördüm. O ulvi emeller para, mevki tahakküm hır-sından başka bir şey değilmiş...
Meyus gözlerimi ilim ve sanat adamlarına çevir-dim. İlim ve sanatın muhteşem vakaları belki ruhuma muhtaç olduğu sükûnu verebilirdi. Fakat onun da yal-dızlı bir hayal olduğunu anlamakta gecikmedim. Bu adamların elinde ilim ve sanat da sefil bir âlet hükmüne girmişti.
Bu defa arkadaşlarımdan, sevdiklerimden bir teselli umdum. Onlar, benim saffetimle eğlendiler, hayalperest-liğime güldüler. Şimdi benim yüzüme karşı en tatlı ümit sözleri söyleyen dudakların bir dakika sonra arkadamdan beni çekiştirdiklerini duydum. Artık, gözlerim açılmıştı Perihan Hanımefendi... Nereye baksam yalan ve riya-dan, zulüm ve ahlâksızlıktan başka bir şey görmüyordum.