bu ıssız adanın kimsesiz sakini, mağarasının içinden dışarıya doğru başını uzattığı vakit hiç sönmeyen bir liman fenerinin yeşil ve kızıl ışığını görüyor. Bu benim ümidimin ışığıdır. Benim ümidim... Yağını nereden alıyor? Fitilini kimler tazeleyip yakıyor? Bilmem, bilmem... Fakat, bu umut benim tek gıdamdır. Bu umut benim yaşama gücümün en son parıltısıdır. O söndüğü gün. İşte, bunu tasavvur edemiyorum.
Şu dakikada, ben de Dulcine'sine giden Don Kişot'un benzeriyim ve öyle kalmak bana bir utanma vermiyor. Yürüyorum. Yürüdükçe, gönlümdeki coşkunluk artıyor. Ayaklarımın altında çatırdayan kuru toprağı bir çimenlik sanıyorum.
Sesi, yeni sürmüş çimen çimen kokar. Rengi, evet sesinin rengi, kanarya göğsünün yumuşak sarısına çalar. O konuşurken, kütür kütür caneriği yiyormuşum gibi dişlerim kamaşır.
Yani onun sesini, bütün duygularımla birden duyarım; görürüm, koklarım, işitirim ve tadarım.