Tyler Durden

Filozofların ilahi ilim veya tabiatın ötesindeki (metafizik) ilim olarak isimlendirdikleri, duyu organlarıyla algılananların ötesindeki varlıklarla, yani ruhaniyetle ilgili burhanlara gelince, bir kere baştan bu varlıkların zatları bizim için meçhuldür ve onlara ulaşmak veya onlar hakkında burhana (kesin ve açık bir delile) sahip olınak imkansızdır. Çünkü somut dış varlıklardan, soyut akli idraklere ulaşmamız, ancak idrak edebileceğimiz şeyler için mümkündür. Oysa biz, aramızdaki maddi algılar perdesinden dolayı ruhani varlıkları idrak edemiyoruz ki, onlardan başka mahiyetler soyutlayabilelim. Dolayısıyla genel olarak onların varlıklarının ispatı hakkında ne bir burhana ne de idrake sahibiz. Sadece içimizdeki insani nefsin durumu, idrak halleri ve özellikle de herkes için vicdani (hatmi ve nefsi) bir idrak durumu olan rüya ile bazı şeylere ulaşabiliyoruz. Bunun ötesinde o varlıkların hakikatleri ve sıfatlarıyla ilgili her şey, bizim için ulaşılması mümkün olmayan kapalı şeylerdir.
Sayfa 760·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bil ki bunların benimsedikleri bu görüşler, her açıdan yanlış ve geçersizdir. Varlıkların tamamını "birinci akla" isnad edip, zorunlu olana yükselmek konusunda bununla yetinmeleri, bunların (yani birinci aklın idrakinin) ötesinde kalan Allah'ın yarattıklarının derecelerini terk etmek ve dikkate almamak demektir. Oysa varlıkların çerçevesi birinci akla isnad edilenlerden çok geniştir: "O daha bilmediğiniz nice şeyleri yaratıyor:' (Nahl Suresi, 8). Sadece aklın ispatı ile yetinip, onun ötesindeki şeylerden yüz çevirmeleri ile bunlar sanki, nakil ve akıldan yüz çevirip, sadece (duyu organlarıyla algılanan) cisimlerin varlığını kabul eden ve cisimlerin ötesinde Allah'ın hikmetinden hiçbir şeyin olmadığını söyleyen tabiatçılara benzerler. Varlıklar konusundaki iddialarının doğruluğu için ileri sürdükleri burhanlar (apaçık ve kesin deliller) ve bu burhanları mantığın ölçü ve kanunlarına arz etmelerine gelince, bütün bunlar elde edilmek istenen amaç için yeterli olmayan eksik şeylerdir. "Ta­ bii ilim" olarak isimlendirdikleri cismani varlıklar hakkındaki burhanların yetersiz oluşundaki yön, tarifler ve kıyaslar ile ulaştıklarını iddia ettikleri zihni sonuçlar ile dış dünyadaki gerçekler arasındaki uygunluğun kesin olınayışıdır. Çünkü söz konusu sonuçlar, genel ve bütünsel zihni hükümlerdir. Dış dünyadaki varlıklar ise maddeleri ile mevcut olan somut şeylerdir. Belki de maddede, bütünsel zihni sonuçlar ile dış dünyadaki somut varlıklar arasındaki uyuma engel olacak bir şey vardır. Ortada sadece duyu organlarının şahitlik ettiği bir uyum söz konusudur. Dolayısıyla buradaki uygunluğun delili, söz konusu burhanlar değil, duyu organlarının şahitliğidir. O halde bundaki kesinlik nerededir?
Sayfa 759·Kitabı okudu
Bu ve bundan sonraki fasıl önemlidir. Çünkü bu ilimler umranda mevcuttur ve şehirlerde yaygındır. Dine verdiği zarar ise çoktur. Onun için bunların durumunu açıkça söylemek ve bunlar hakkındaki gerçek inanışı ortaya koymak zorunludur. Çünkü akıllı insanlardan bir grup, ister duyu organlarıyla algılanan maddi, ister duyu organlarıyla algılanamayan madde ötesi olsun, bütün varlıkların, sebepleriyle birlikte, zarlarının ve durumlarının, fikri bakış ve akli kıyas ile idrak edileceğini iddia ederler. Aynı şekilde onlara göre imani inanışların düzeltilmesi de, duyma ile (yani rivayet edilen vahiy kaynaklı haberlerle) değil, akıl ile olur. Çünkü bunlar akılla idrak edilen şeylerin bir parçasını oluşturur. İşte bu insanlar filozoflar olarak isimlendirilir. Filozof, Yunanca bir kelime olup "hikmeti seven" anlamındadır. Evet, filozoflar bu konudaki amaçlarına ulaşmak için paçaları sıvayıp çalışmaya koyuldular ve aklın, doğruyu yanlıştan ayırma faaliyetinde rehber edineceği bir kanun koyup, bunu da "mantık" olarak isimlendirdiler. Bunun özeti şudur: Doğruyu yanlıştan ayırmayı sağlayacan düşünce, somut varlıklardan alınmış manalar üzerinde yürütülen zihni bir faaliyettir.
Sayfa 757·Kitabı okudu
Şimdi açıklayacağımız üzere sihirbazların nefisleri üçe ayrılır: Birincisi, varlıklar üzerinde her hangi bir alet veya yardımcı unsur olmaksızın, himmet (nefsi güç ve gayret) ile etkili olmak. Filorofların sihir olarak isimlendirdikleri şey budur. İkincisi, yıldızların veya unsurların mizaçlarının ya da sayıların özelliklerinin yardımıyla etkili olmak. Filozoflar bunu da tılsım olarak isimlendirirler. Bu, birinciye göre daha düşük derecedir. Üçüncüsü, tasavvur ve hayal güçleri üzerinde etkili olmaktır. Bu tür etki gücüne sahip olanlar, tasavvur ve hayal etme güçlerine yönelirler ve belirli tasarruflarda bulunarak orada hedefledikleri tasavvurları (görüntü ve hayalleri) oluştururlar. Sonra nefsi güçleriyle bu tasavvurları, izleyenlerin algılarına indirirler. İzleyenler de, gerçekte olmayan bu şeyleri, sanki varmış gibi görürler (gördüklerini sanırlar). Bazılarının bu şekilde, bahçeler, nehirler ve saraylar gösterdiği anlatılır. Filozoflar bunu ise göz bağcılık olara isimlendirirler. Sihirbazların nefislerindeki derecelerin ayrıntıları bunlardır. Diğer bütün beşeri güçler de olduğu gibi sihirbazlardaki bu güç de, başlangıçta potansiyel bir halde mevcuttur. Bunun potansiyelden fiiliyata geçmesi, ancak riyazet (nefsin terbiye edilip eğitilmesi) sayesinde gerçekleşir. Nefsin sihir için eğitilip terbiye edilmesi ise, ululamak, boyun eğmek, ibadet etmek ve kendini zelil kılmak gibi kulluk fiillerinin yörüngeler, yıldızlar, ulvi alemler ve şeytanlar gibi, Allah'ın dışındaki varlıklara yöneltilmesi ile sağlanır. Dolayısıyla sihir eğitimi Allah'ın dışındakilere yönelmek ve secde etmektir ki, bu da küfürdür (kafirliktir). Görüldüğü gibi küfür, sihrin maddeleri ve sebeplerindendir (yani sihir için kafirliği gerektirecek şeylerin yapılması şarttır).
Sayfa 714·Kitabı okudu
sihir- astroloji- tılsım
Hatta söylendiğine göre bu ilimler Yunanlılara Farslardan geçmişti. Bu geçiş, lskender'in Dara'yı öldürüp Kiyani ülkesini istila ettikten sonra oradaki kitapları ve ilimleri alması sayesinde olmuştu. Aynı şekilde Müslümanlar da Fars topraklarını fethedince, sınır tanımayacak kadar çok kitap ele geçirdiler. Sa'd bin Ebu Vakkas bu kitapların durumu ve onların Müslümanlara dağıtılması hakkında Hz. Ömer'e mektup yazmış, Hz. Ömer de yazdığı cevapta şöyle diyerek o kitapların suya atılmasını istedi: "Eğer o kitaplarda hidayet (doğru yolu gösteren şeyler) varsa, Allah bizi onlardan çok daha iyisiyle hidayete ulaştırdı; eğer onlarda sapıklık varsa böylece Allah bizi onlardan korumuş olur:' Bunun üzerine o kitapları suya veya ateşe attılar. Sonuçta Farsların o kitaplardaki ilimleri yok olup gitti ve bize ulaşmadı.
Sayfa 687·Kitabı okudu