Tyler Durden

Oysa tasavvurların sınırları ve çerçevesi, nefsinkinden daha geniştir. Çünkü tasuvvurlar, nefsin üstünde yer alan aklın alanına girer. Dolayısıyla nefsin bunları kuşatması bir yana onların çoğunu idrak bile edemez. Bu hususta şfu"iin, sebepleri incelemeyi men etmesinin ve onların sınırlarında durmayı emretmesinin hikmeti iyi düşünülmeli. Çünkü bu öyle bir alandır ki, fikir onun içinde kaybolur, hiçbir gerçeğe ulaşamaz ve hiçbir sonuç elde edemez. "(Ey Muhammed!) Sen, 'Allah' de, sonra onları bırak daldıkları bataklıkta oynayadursunlar:' (En'am Stiresi, 91). Sebepler silsilesi üzerinde düşünülürse, belli bir noktadan ileri gidilemez ve bu durumda ayaklar (doğru yoldan) kayar ve insan dalalete düşüp helak olur. Apaçık hüsrana ve zarara uğramaktan Allah'ı sığınırız. Sebeplerin sınırında durmayı veya onları araştırmaktan geri durmayı kendi kudretin ve seçiminle olduğunu sanma. Aksine bu durum, bilmediğimiz sebeplere dalmaya engel olan nefsin bir özelliğidir. Çünkü şayet onları bilmiş olsaydık, onlardan korunurduk. O halde onlar üzerinde düşünmeyi bir kenara bırakarak, onlardan tamamen korunalım.
Sayfa 639·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Hz. Peygamber döneminde şer'i hükümler -ona vahyedilmekte olan Kur'an ve Kur'an'ı açıklayıcı nitelikteki söz ve fiilleri nedeniyle- bizzat kendisinden alınıyordu. Hükümlerin ondan alınması, doğrudan ve sözlü biçimde olduğu için nakil, inceleme ve kıyaslama gibi hususlara da gerek kalmıyordu. Hz.Peygamberden sonra (doğrudan) sözlü hitap kesildi ve Kur'an mütevatir olarak nakledilip korundu. Sünnete gelince, sahabeler, sahih bir rivayetle bize ulaşmış olan ve Hz. Peygamberden geldiğine zann-ı galiple hükmedilen sözlü veya fiili sünnetlerin gerekleri ile amel etmenin zorunlu olduğu hususunda görüş birliğine (icma) varmışlardır. Böylece Kur'an ve sünnetin (Kur'an ve sahih sünnetteki hususların) şer'i deliller olduğu belli olmuştur.
Sayfa 632·Kitabı okudu
Diğer taraftan Hicazlılar, Iraklılardan daha çok hadis rivayet etmiştir. Çünkü Medine, hicret yurdu ve sahabelerin barınağıydı. Medine'den Irak'a intikal eden sahabeler ise daha çok cihadla meşgul olmuşlardır. Ebu Hanife'nin rivayetlerinin az olmasının sebebi, hadis rivayetinde çok sıkı şartlar aramış olması ve (senet yönünden) kesin ve güvenilir olan hadisleri bile, eğer akılla çatışan bir husus varsa, bunları da zayıf kabul etmesidir. Bu yüzden rivayet ettiği hadislerin sayısı az olmuştur. Yoksa kasten hadis rivayet etmeyi terk ettiği için değil. Onun hakkında böyle bir şeyi düşünmekten Allah' a sığınılır.
Sayfa 621·Kitabı okudu
Oysa açıklandığı gibi bu insanlar makam sahibi olmadığı için, kendilerini üstün görmek istemeleri insanların öfkelenmelerine yol açar ve böylece insanların iyiliklerinden hiçbir pay elde edemezler. Sonuçta, kendinden üstün durumdakilere boyun eğmedikleri ve yalakalık yapmadıkları için makam sahibi olamadıkları gibi, üstünlük taslamak suretiyle diğer insanları da öfkelendirdikleri için, geçimleri zorlaşır, fakirlik ve zaruret içine düşerler veya biraz daha iyi durumda olurlar. Ancak servet sahibi olamazlar. Bu yüzden insanlar arasında "marifette kemale eren, (dünyevi) nasipten mahrum olur" sözü meşhur olmuştur. Bunun anlamı, birinin marifette (kemal derecesinde) rızıkIanmış olması, nasipleneceği (dünyevi) payın yerine hesap edilir ve böylece dünyevi payı kesilir. "Bir şey için yaratılmış olunana, o şey kolaylaştırılır." Her şeyi takdir eden Allah'tır ve O'ndan başka Rab yoktur. Bu kişilikte olanlar nedeniyle, devlet makamlarının çoğuna düşük seviyeli kimseler gelirken, yüksek seviyeli kimseler de bu makamlardan inerler. Bunun sebebi, devlet üstünlük ve hakimiyette en ileri noktaya ulaştığında, yönetim sadece hükümdarlık hanedanının eline geçer ve diğerleri yönetime ortak olmaktan ümidini keserler. Bu yüzden hanedanlığın dışındaki insanlar, hükümdarın hakimiyeti altında ve sanki onun köleleriymiş gibi, diğer makamlara gelmek için çalışırlar.
Sayfa 536·Kitabı okudu
Oysa kişilerin şahsen sahip oldukları mükemmellik hiçbir şekilde miras bırakılamayacağı için, bu gibi kimseler mevcut olmayan bir şeye tutunmaya çalışırlar. Aynı şekilde görüp geçirmiş bilgili ve tecrübeli kimseler de kendilerinde bir mükemmellik hissederler ve insanların kendilerine muhtaç olduğu vehmine kapılırlar. Bu insanların makam sahiplerine ve kendilerinden üstün durumda olanlara boyun eğmedikleri ve yalakalık yapmadıkları görülür. Diğer insanları da, -kendilerinin daha üstün olduklarına inandıkları için- küçük görürler. Evet, bu kimseler hükümdara bile yalakalık yapmazlar, bunu alçaklık ve zül olarak görürler. İnsanların kendileriyle olan ilişkilerinde, kendilerinde vehmettikleri üstünlüğe göre muamele etmelerini beklerler. Bu şekilde hareket etmeyenlere kin beslerler ve belki de bundan dolayı hüzün ve kedere boğulurlar. Hak ettikleri saygı ve hürmeti gerekli kılmak veya insanların bundan yüz çevirmesinden dolayı, daima büyük bir zorluk ve sıkıntıya katlanmak zorunda kalırlar. Diğer taraftan insan tabiatındaki ilahlaşma (mükemmellik ve üstünlüğü kendisinde görme) eğiliminden dolayı, diğer insanlar onların bu şekilde davranmalarına öfkelenir. Çünkü insanların, başkalarının mükemmelliğini ve kendilerinden üstün olduklarını kabullenmeleri çok az görülecek bir durumdur
Sayfa 536·Kitabı okudu