Jung'un rüya analizlerinde nefsindeki "büyük sanatçıyı" kısmen de olsa keşfetmiş olması, hepimizin derinliklerinde var olan o müthiş gelişme potansiyelini ve aslında hiç de yalnız olmadığımız gerçeğini ortaya koyar.
Temel patolojimiz yanlış yerde, yanlış şeyi istemek ve buna bağlı olarak acı hissetmek midir? Bedensel haz, duygusal haz, zihinsel-rasyonel haz arayışlarının temelinde bu garip ve yanlış istek mi yatıyor? Yoksa biz de Nasreddin Hoca hikayesinde olduğu gibi, ahırda kaybolan tesbihi, ışık daha fazla diye pazar yerinde mi arıyoruz?
İnsan Ulysse gibi İtaka'yı, yani ana vatanını arar. Zaman geçtikçe gemi eskir, su alır, dümeni tutmaya çalışan eller sızlar ve soğuk iliklerine işler. Ah! İnsan hep İtaka'nın sakin sularını, güneşin ısıttığı yemyeşil sahilleri ve güven veren, coşku dolu o sükuneti arar. Arada sırada fırtına geçici olarak dindiğinde geminin bir adaya ulaştığı olur ama nedense içindeki huzursuzluk insanı hep yeni arayışlara iter, yeniden "ben" gemisine binip "İtaka" ümidiyle enginlere açılır.
Bilindiği gibi, kendini kınayan, yani ontolojik olarak daha yüksek bir konuma çıkarak oradan kendi kendisine bakan insan, başını kaldırdığında "hayret bilincinin/amazement consciousness" aydınlattığı muhteşem bir manzara ile karşılaşacaktır.