Garip durumdur, insan ne kadar genç, ne kadar deneyimsiz, ne kadar mahcup olursa olsun kendisine özgü bir sır, bir teşebbüs peyda ettiği gibi derhal çocukluktan erkekliğe geçer. Nefsinde hemen her şey için bir yeterlik, bir iktidar görür. Her işe karışmak ister, hiçbir türlü tavır içinde olmaktan çekinmez.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ama gözü perdeli doğmuş bir insan yirmi yaşına girdikten sonra o illetten kurtulur da dünyanın rengarenk güzelliklerini görürse güneşi nasıl sever, ben de sizi öyle seviyorum.
Dünyanın ne türlü bir üzüntü kapısı olduğu bilinir. İnsanın ne kadar zayıf bir yaratık olduğunu da anlatmaya gerek yok. Ali Bey'in erdemini, terbiyesini, uğradığı endişeyi ise yukarıda tarif etmiştik. Şimdi bir kez kendinizi onun yerine koyunuz! Bir de bir kez olsun endişeden dolayı uykusuz kalınız! (O utanılacak hayalleri bir tarafa bırakalım.) Madenden altın yapma sanatını bilmek, kimya yapmak, dünyayı kendi düşüncenize uydurmak için büyük bir güce sahip olmak, define bulmak, bir yerde sultan olmak gibi ne kadar boş şeyler ve hayaller varsa hepsine gidecek bir yol ararsınız. Sonunda yine acziniz görünür. Gönül, ölümden başka bir şey arzu etmemeye başlar. İnsan yatağının yorganına, çarşafına bakar da kefenden, topraktan bir farkını göremez. Sonunda kendini yok etmek ister, ama ona da kıyamaz. Çaresiz işin sonunu beklemeye karar verir, değil mi? Ali Bey'in durumu da bu düşüncenin aynısıydı
Bilmem gecenin durumuna hiç dikkat buyurulmuş mudur? Bir kere yeryüzüne o karanlık çöker, bir kere odanın kapısı, penceresi kapanır da yalnızlığın vahşeti düşünceyi ve kalbi istila etti mi dünya ile yokluğun hiç farkı kalmaz. Ne tarafa bakılsa göz hiçbir şeyi görmez, ses işitilmez, dostlar ve yabancılar görünmez. İnsan uykuya dalabilirse Beliğ'in "Nakd-i can ile bu âlemden ucuz kurtuldum" sözünü tekrar ederek mezara girenler kadar mutludur. Olsa olsa rüya görür. Rüya ise ne kadar eziyetli olursa olsun sonunda bir iki saat sürer. İnsan uykuya dalamazsa doğal olarak -belki zorunludur- nefsini, benliğini gönlünün içinde saklanmış bilir. Beden, ruha bir mezar olur. Kabir azabının her türlüsü ortaya çıkmaya başlar.
Acaba öyle bir durumda akıldan ne hülyalar geçmez! Acaba öyle uykusuzluk âleminde, her düşündüğünü gerçekleştirmek nerede kalır? Mezara girdiği zaman bunları sorgu meleklerine kendi iradesiyle söylemek isteyen kimse var mıdır? Acaba insanın içini dışına çevirseler, vicdanıyla yalnız kaldığı zamanlar, kurduğu hayallerden çok daha iğrenç mi görünür gözüne?
Bu üzüntü dünyasında kim vardır ki bir gece yalnız kalsın, bir endişeden dolayı uykusunu kaybetsin de o durumda cihani, nefsini, hareketlerini, geçmişte yaptıklarını düşündüğünde milletimizin en büyük edibi, en büyük bilgesi olan bir kişiyi muhatap alarak "Heyhat!.. Sözün tamamen doğruymuş. 'Âleme geldiğime ben de pişman oldum' demesin!