"Ben on yaşında küçük bir çocukken, güneş ışığını bardakla yakalamak isterdim. Bir gün elime bir bardak aldım, usulca yaklaştım duvara ve bardağın ağzını duvara vurdum. Bardak kırıldı, elim kesildi, dayak yedim. Dayağı yedikten sonra avluya çıktım, baktım, bir su birikintisinin içinde güneş ışığı var, onu ayaklarımla ezmek için hemen suya girdim, tepinmeye başladım. Üstüm başım çamur oldu; tekrar dayak yedim. Ne yapabilirdim? Tuttum, güneşe bağırmaya başladım: 'Ama hiç acımadı, kızıl şeytan, hiç acımadı. Ve dilimi çıkardım güneşe. Bu biraz rahatlattı beni."
"Dünya olduğu yerde mi duruyor, yoksa dönüyor mu, köylü için hiç önemli değildir. İstersen bir ipe bağlayıp salla, istersen çiviyle çak onu gökyüzüne, yeter ki karnını doyur adamın..."
"Bir çocuk hastalığıdır bu, kardeşim, kızamık gibi... Bünyesi güçlü olanlar hafif, zayıflar ağır, hepimiz geçiririz bu hastalığı. Bu hastalık kendimizi bulduğumuz, ama yaşamı ve onun içindeki yerimizi henüz göremediğimiz devrede yakalar bizi. Dünyanın en güzel hıyarı olduğumuzu, herkesin bizi yemek istediğini sanırız. Aradan bir süre geçer, başkalarının göğsündeki ruhun hiç de seninkinden daha kötü olmadığını görürsün."