Kitap
Ana

Ana

OKUYACAKLARIMA EKLE
8.6
4.496 Kişi
18,1bin
Okunma
4.733
Beğeni
100bin
Gösterim
432 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 12 sa. 14 dk.
Basım
Türkçe · Türkiye · Can Yayınları · Şubat 2019 · Karton kapak · 9789750739156
Diğer baskılar
Maksim Gorki’nin 1906’da sürgünde yazdığı romanı Ana, toplumcu gerçekçilik akımının başyapıtlarından biri kabul edilir. Rus proletaryasının Çarlık Rusya’sına karşı verdiği devrimci mücadelenin romanıdır. Eser, fabrikalarda zor şartlarda çalışan binlerce işçiden biri olan Pavel’in özgürlükçü fikirlerine başlangıçta korkuyla yaklaşsa da, sonradan onun ilkelerine sahip çıkarak devrimin meşalesini taşıyan kadınlardan biri olan annesi Pelageya’nın hikâyesini anlatır. 1905 Devrimi öncesi Rusya’nın toplumsal panoramasını ustalıkla yansıtan Ana aynı zamanda yeni bir düşünce ve toplumsal uyanışın simgesi haline gelmiştir.
5 mağazanın 94 ürününün ortalama fiyatı: ₺15,35
8.6
10 üzerinden
4.496 Puan · 630 İnceleme
432 syf.
·
8 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
    Maksim Gorki Ana kitabını 1906'da sürgünde bulunduğu yıllarda kaleme almıştır. Ve Ana kitabı ilk başta bölümler halinde bir dergide yayınlanmaya başladığı halde Rusya'da oldukça büyük yankı uyandırmış ve yasaklanmış hatta dergi kapatılmıştır. Yazıldığı dönem ve dile getirdiği gerçeklerle Ana kitabı toplumcu gerçekçilik akımının başyapıtlarından biri olarak kabul edilmektedir. Nitekim bunu okuduğunuzda ruhunuza kadar hissediyorsunuz. Anlatılanlar ile, 2021 yılında olmamıza rağmen sadece aş için bile insanların ne denli mücadele ettiğine tanık olunca, hala değişmeyen yanlış şeylerle  ruhunuz daralıyor, kalbiniz sıkışıyor.      Kitapta okuduğumuz dönem 1905 öncesinin işçi sınıfının bir portresi niteliğinde. Eser, fabrikada zor şartlar altında çalışan iscilerden biri olan Pavel'in ve arkadaşlarının Çarlık Rusya'sına karşı olan özgürlükçü fikirlerine ve devrimci hareketlerine ilk başta büyük bir korkuyla yaklaşsa da, sonradan onun ilkelerine sahip çıkarak devrim meşalesini taşıyan kadınlardan biri olan annesi Pelageya'nın hikayesi anlatılmaktadır.    Ana ilk başta korkmaktadır cubku kendisi hayatta o zamana kadar kocasının ve toplumun baskılarına boyun eğmiş, sesini çıkarmamış birisi. İçinde bulunduğu durum kendisine zorla kabul ettirilmiş, bu da onu sessizlestirmiş. Bu yüzdendir özgürlük, eşit haklar gibi ilk kez duyduğu kavramlara olan korkusu. Çünkü ilk kez durumunu sorgulamaya itmiş acaba daha iyi bir yasam mümkün mü diye düşünmeye başlamıştır. Ama zamanla onları dinledikçe anlamaya başlar ve verdikleri mücadeleye yürekten inanarak bu direnişin bir parçası olmaya karar verir. Daha güzel ve iyi bir hayatın mümkün olabileceğine inanarak bu yolda gençlerle birlikte yürümeye başlar.     Kitapta beni zaman zaman sıkan ve yoran tek şey bazı duyguların ve durumların biraz fazla uzatılması oldu. Onun dışında sade, akıcı, siyasi terimlerle sizi yormayan ama yaşananlarla sarsarak güzel bir anlatımı var. Söylemeden geçemeyeceğim bir noktada Ergin Altay gerçekten büyük bir titizlik ge emekle yapmış bu çeviriyi, okurken anlıyorsunuz.    Kitabı okuyacaklara naçizane bir önerim olacak. Pavel'i daha iyi anlamak -özellikle anne-oğul ilişkisindeki duygusuz olduğu durumları- Maksim Gorki'nin otobiyografik üçlemesinin ilk başta okumanızı tavsiye ederim. Çünkü yazar "Ana" karakteri ile aslında göremediği anne sevgisini Pavel'e göstermiş ama kendisi bu konuda eksik bırakılmış bir çocuk olduğundan Pavel tarafından bunu yansıtamamış olduğunu düşünüyorum. 1905 devrimi öncesi Rusya'nın toplumsal yapısını ustalıkla yansıtan, aynı zamanda bir uyanışın simgesi haline gelen Ana kitabını okumanızı tavsiye ederim.
Ana
8.6/10
· 18,1bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
158
Fatma
Ana'yı inceledi.
432 syf.
·
14 günde
·
8/10 puan
Maksim Gorki'nin okuduğum ilk kitabı olma özelliğine sahip Ana kitabı. Bazı bölümlerde gözümü dolduran bazı yerlerden sinirden köpürten bir kitaptı. Tabi bunun, tüm bu duygu yoğunluğunun sebebi kitabın gerçeklerden bahsetmesidir. Tüm bu yaşananlar gerçekten yaşandı ve o insanlar gerçekten acı çekti bu olaylar aşağılamalar, soylular halktan önemsiz insanlar işçiler olarak biz de ayrıldık zamanında. Yalnızca Rusyada değil bizim ülkemizde de şahit olduk bunlara belki de hala oluyoruzdur. Güce sahip olan insanların paçalarını kolayca sıvamalarını ancak güçsüz torpilsiz halkın sefil şekilde o kaderi çekmesine şahit oluyoruz. Ayrıcalıklar hala mevcut ve sanıyorum ki her zaman varolmaya devam edecek. Bu dünya yozlaşmış ve öyle bir noktaya gelmiş ki artık tamir edilmesi imkanı olmayan bir noktaya varmıştır. İnsanlığımız yalnızca bir isim olarak kalmış ve içi boşaltılmış bir kavrama dönmüştür. Dünya dönüyorsa hala bir kaç bu sözcüğün için doldurmaya çalışan iyi yürekliler sayesinde dönüyor. Acılar bitiyor mu? Asla. Ama nasıl olsa berbat bir durumdayız biz küçük bir iyilik yapsak ne olacak yapmasak ne farkedecek dersek esas sorun orada başlar. Çünkü bir milyon küçük iyilik, parça parça da olsa büyük bir şeydir. Alişan Kapaklıkaya'nın dediği gibi uyanmalıyız. İçimizdeki uyuyan güzeli uyandırmalı ve başkalarının da uyanmasına yardımcı olmalıyız. Bunu da yalnızca eğitimle yapabiliriz. Gerçi ülkemizde en kötü duruma getirdikleri şey yine eğitim ancak buna göz yummamalıyız. Ilerleme kaydettik ve daha da ilerilerde olacak gözümüz. BU KITAP ÇOK DUYGUYU UYANDIRIYOR İNSANIN İÇİNDE. ULU ÖNDERİMİZ ATATÜRK'ÜMÜZÜN BİR ÇOK SÖZLERİ GELİYOR ZİHNİME. Vazgeçmemeliyiz. Bize bir asır öncesinden güvendiğini söyleyen ileri görüşlü bir atamız varken biz bu güveni harcamamalıyız. Bu kitaptaki işçinin emeği o iyi anlaşılmıştı.. emeği ve alamadığı karşılığı. Bu yüzden geçmişi unutmamalı ve atalarımızın onda uğraşını tek bir on yılda mahvetmemeliyiz. Hiç kimse eşit doğmaz kitapta da çok güzel ve etkili işlenmiş. Yine de her ne kadar devrimcilerin haklarını aradıkları sırada çabaları ve kendilerini anlatmaya insanları ayaklandırma çabaları açık şekilde anlatılmaya çalışılsa da, fazlaca yabani olarak gösterilmişti bazı noktalarda gibime geldi. Kitabın içeriğine bakacak olursak olayların işleyiş gayet iyi bir sıralamayla verilmiş ve gelişime tanıklık edebiliyoruz ancak bazı kısımlarda gereksiz uzatmalara rastlamabiliyordu ki bu da bir nokta da odağınızı kaybetmenize neden oluyordu. İsimlerin karmaşıklığı ve benzerliği de işinizi zorlaştırıyordu okurken. Yine de şöyle bir şey var ki kitaba başlamadan önce çok daha ağır bir dille yazıldığını düşünmüştüm oysa ilerlemesi dili bakımından hiç bir sıkıntı teşkil etmiyordu gayet kolay okunabilir bir dili vardı. ~Hafif spoiler içerebilir~ Kurguda ise hoşuma gitmeyen kısım Anasının her ne kadar yaşamı boyunca ızdırap çekmiş olduğunun farkında olacak kadar zeki ve düşünen biri olsa da oğlunun da onu üzmesi diyebilirim. Kadın en ufak bir sevgide dahi nasıl mutlu oluyordu, Küçük Rusyalı bile kendi oğlundan daha fazla sevgi saygı gösteriyor gibiydi. Kadının güçlü olması çok direkt olarak söylenmese bile kolayca anlaşılabilir bir açıda ortadaydı. Senin izlediğin yolu düşünüp tartıp kafa yorup da bir ömür yaşadığı yoldan bambaş bir yola geçmiş tüm kurulu yaşamını düşüncesini değiştirmiş anan ve sen hala üzerine yükleniyorsun kadının, üstüne üstlük minimum oranda saygı ve memnuniyet göstererek. Amacına odaklanmak iyi bir şey ancak bu yolda beraber yürüdüğümüz insanları da hiçe saymamalıyız ve Pavel tam olarak bunu yapıyor gibiydi. Sevdiği kadına dahi sevgisini göstermemesi özellikle çok sinir bozucu ve gereksiz bir detaydı. Sevgiye her zaman yer olmalı. Son olarak kitabın bitişi hakkında da pek memnun sayılmam sanki bölüm sonu gibi bir bitişti. Bunun yerine çok daha etkili bir son yazılabilirdi.
Ana
8.6/10
· 18,1bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
16
432 syf.
·
10 günde
·
Beğendi
·
7/10 puan
"Yaşamın kaynağı sevgidir, kin değil." Kitabı okusanız da, okumayı düşünsenizde, hiç okumayacak olsanız da bu incelemeyi okumanızı tavsiye ederim çünkü kitabı okumak isteyenler için çok güzel bir ön hazırlık olacaktır. Sonrada paylaşıp daha fazla okura ulaşmasını sağlayabilirsiniz. Herkese keyifli okumalar. Bizler kapitalist bir dünyada çırpınmaya çalışan sıradan insanlarız. Bu dünyada kapitalist adı altında bir sınıf çatışması var. Bu sınıfta; bir yanda asgari ücretle geçinmeye çalışan proletaryalar, diğer yanda proletaryaların kafasına vura vura parayla dans eden burjuvalar var. Bilmeyenler için açıklayayım: "Protelarya" işçi sınıfını temsil eden bir terimdir. "Burjuva" ise zengin işverenler grubunu temsil eder. Bu terimler ünlü filozof Karl Marx'dan çıkmıştır. Karl Marx, sanayi devriminde işverenler altında ezilen işçiler için "sosyalizm" adında bir akım meydana getirir. Yani, sosyalizm kapitalist sisteme karşı açılan bir savaştır. Buraya ayrı bir virgül açalım. Sosyalizm'in yanında bir de Komünizm var. İkisininde birbirinden farkı çok azdır ve ikiside sanayi devriminde işçilerin isyanı olarak ortaya çıkmıştır. Bunların detaylarına girmeye gerek duymuyorum, isteyen internetten araştırabilir. Sonuç olarak, Karl Marx aynı zamanda Komünist'tir de. Dolayısıyla 1848 senesinde arkadaşı Engels’le birlikte bir "Komünist Beyannamesi" yayınlar. Bu beyannamede bütün dünya işçileri birleşmeye çağırır ve birleşen işçilerden, kapitalist ekonomik düzene devrim yoluyla son verilmesi istenir. Kaçak yollarla yayınladığı bu beyanname, daha sonları "Komünist Manifesto" adıyla kitap haline gelir ve yıllandıkça önemli kitaplar arasında yerini alır. Yanisi dostlar, Karl Marx'ın Komünist Manifesto'sunu bu kitaptan önce veya sonra okursanız mevzuyu çok güzel pekiştirmiş olursunuz. Şimdi, dahada derine girip kafanızı karıştırmak istemiyorum çünkü kolay hazmedilebilecek bir konu içerisinde değiliz. Fakat bu anlattıklarımın karışıklığı sizi korkutmasın çünkü kitapta bu terimler kesinlikle yok. Bunları neden anlattım? Tüm bu anlattıklarımı cebinize koyup bu kitaba dönerseniz, romanı farkı bir bakış açısıyla okumuş olursunuz. Çünkü Maksim Gorki hemen hemen bütün kitaplarında Burjuvazi'yi eleştirmiş.(kitap isimlerinden anlayabilirsiniz) Yani, Maksim Gorki Sovyetlerin aşırı Sosyalist bir yazarıydı. Yazarın sadece bu kitabını değil bütün kitaplarını okurken buna göre değerlendirip yorumlayabilirsiniz. Peki, biz bu olayın neresindeyiz? Kapitalist sistem dışında hiçbir yerinde değiliz. Sanayi ülkemizin ekonomisinin 4'te 1'ini karşılıyor. Ülkemizde bilmem kaç tane fabrika ve sanayi sitesi var. Özellikle sanayi kentlerinde insanların yarısı geçimini buralardan sağlıyor. Çoğu da asgari ücretle çalışıp, kirada kalıp ailesine bakmaya çalışıyor. Onların yapacak başka şeyi yok. Bundan kime ne? Patronlara göre, asgari ücretle çalışacak adamdan bol ne var? Bütün ülkeleri araştırın, ülkenin en zenginlerinin serveti ülkenin bütün ekonomisinin hatrı sayılır kısmını kaplıyor. 3-5 zengin insanın bazı devletlerden bile daha çok parası olduğu gerçek. Sıradan insanlarsa faiz ödemeden üstüne kıyafet alamıyor. Paranın insanlar arasındaki farkının böylesine derin olmasının cevabı net: KAPİTALİZM. Anlatacaklarım bu kadardı. Ben size (bilmeyenlere) kapıyı araladım. Merak eden Google amcayı dürtsün, kapıyı açsın. Kitabın ne anlattığını zaten çok güzel anladınız. Rusyada bir kaç işçi sınıfının isyanıyla başlayan hikaye, çeşitli yollardan geçiyor. Kitap, benim incelemenin tam tersine çok akıcı ve okuyucuyu yormuyor. Benim incelemem akıcı olmasada, size bir kelime bile öğrettiyse, ne mutlu Türküm diyene! Not: Komünist yada Sosyalist değilim. Sadece, bende işçiyim...
Ana
8.6/10
· 18,1bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
6
247
Anıl
Ana'yı inceledi.
340 syf.
·
10 günde
·
10/10 puan
“Asık suratlı, kasları hala yorgun insanlar, ürkütülmüş hamam böcekleri gibi dışarı fırlardı külrengi evlerden… Asık suratlı, kara bacalar, mahallenin üstüne kaldırılmış kalın sopalar gibi gökyüzüne doğru yükselirdi… Akşam olup da batan güneşin kızıl ışınları pencere camlarını tutuşturunca, fabrikanın taş karnı kusmuk gibi dışarı atardı öğüttüğü insanları… ” Maksim Gorki, eserine işte bu fabrika ve işçi betimlemeleri ile hoş geldin diyor okuyucusuna. İlk andan anlaşılıyor kitabın nasıl ilerleyeceği… Anlıyorsun anlamasına ama her şey anlamak ile bitmiyor ve bazı şeyleri mantıkla, bilgiyle çözemiyor insan ve bu sebeple insan bazen yüreği ile bakabilmeli… Ve tarafını seçmeli; eli sopalı güçlüden yana mı olmalı yoksa haklı ancak güçsüzden yana mı? Kitabı okurken bir anlamda yazar sizi taraf seçmeye mecbur kılıyor. Bir yanda zenginin düzeni devam etsin diye elini kana bulamaktan çekinmeyen insanlar, diğer yanda sevgi ve inançla hak arayan bir tutam insan topluluğu. Evet azlar ama cesurlar ölmekten korkmuyorlar. Konu buralara gelmişken işte o efsane söz zihinler de vuku buluyor. “Elbet bir bildiği var bu çocukların. Yoksa, kolay değil öyle genç yaşta ölmek!” Dedim ya anlamak mühim mesele ancak asıl mesele inanmakta. Bunun tam tersi de oldukça tehlikeli çünkü bilgisiz körü körüne inanmak; bir başkasının vicdanına sığınan topluluklar doğurur. İnsanlar kötü olmaktan çok aptaldırlar bu nedenle düşünmeden, sorgulamadan eylemlerde bulunan insan toplulukları, her zaman insanlık için en büyük tehdidi oluşturur. Okumak, bilgi edinmek sonrası haklı olduğuna inandığın davanda sonuna kadar savaşmak ve insan olduğunu hatırlamak gerek. Hayat on sekiz yaşına kadar güzelmiş sonrası tamamen tutunma çabasıymış. Kim demişse ne kadar da doğru demiş. Yaşım yirmi altı ve ben tam sekiz senedir korkarak hayata tutunmaya çalışıyorum. Dört sene üniversite okudum, bu süreçte; aman Anıl sağa sola bulaşma okulunu bitir işine bak, normal bir insan olmak zor değil dedim kendi kendime. Ne olduysa sustum fikrimi dahi paylaşmadım bu süreçte ve tüm haksızlığa hukuksuzluğa sessiz kaldım bir de o zamanlar suç ve cezayı okuyordum nasıl olduysa buna rağmen sessiz kalabildim. Neden peki? Yarın bir gün bana bulaşmasınlar diye hep kendimi, ailemi düşündüm. Üniversite de bu bencilce düşüncem beni geçici müddette haklı çıkardı diyebilirim yani kazasız belasız okulumu bitirdim. Sonrasında ne mi oldu? Bu sessizlik, esasen diğerlerinin çığlığı da diyebiliriz, bumerang gibi döndü dolaştı ve en nihayetinde beni buldu… Bir bilgisayar öğretmeni olarak mezun olmuştum ve diğer arkadaşlarım gibi bir sene bilemedin iki sene kpss’ye çalışacak sonrasında öğretmen olup hayatımı sessiz sedasız sürdürüp gidecektim. Yaşamam gerek ya işte, gittim sağda solda iyi olan birkaç firmaya iş başvurusunda bulundum. Türkiye genelinde iyi sayılabilecek bir kamu kurumunda iyi bir maaşla işe başladım. Tabi bu süre zarfında ülkemde çığlıklar giderek artmaya devam ediyordu, bense susmaya… Susuyorum ama hiç mutlu değilim, işimin bürokratik yanı bir kenara çalışanlarının çoğu mühim adam. Gogol’un Palto’sundaki gibi… Orada nelere şahit olmadım ki; ülkemde binlerce genç hayaller kurarak bu firmaya girebilmek için ne zorluklar çekerken, işe alınan yanlı insanları gördükçe mutsuzluğum katlanıyordu ama ben susmak zorundayım. Şahit olduğum bir olayı daha şu an yazıyorum ve siliyorum. Yani ben hala korkuyor ve her şeye rağmen susabiliyorum helal olsun bana… Susarak yıllar geçti… Ve bir gün kaçınılmaz olan gerçekleşti ve sıra bana geldi. Benle alakalı inceleme yapılmış ve sonuç olarak ele avuca gelir bir done bulamayınca da; senin işe girdiğin zamanda şu anda düşman olduğumuz yapı olduğu için “Hakkınızda duyulan şüphe gereği iş akdiniz fesh edilmiştir.” Gerekçeli bir kağıt ile işime son verildi… Yani yönetimi onlara veren değil, yönetimde işe giren ben suçlu oldum. Neyse sessizliğimin karşılığı olarak keyfe göre işten atılma ile ödüllendirildim. Ben bu olayın sadece işten çıkartılmakla kalacağını düşünürken asıl gerçeği, hemen herkesin ben susarken karşı karşıya kaldığı bu dış dünyada suratıma inen bir tokat edasında kavradım. Bu gerçek ne mi? Bir referans olmadan birikimin ne olursa olsun herhangi iyi bir firmadan kapı içeri dahi alınmayacağın gerçeği, özel sektörün taşeronlaşmasıyla vatandaşın kanını nasıl emmeye çalıştığı gerçeği… Neyse ben sustum hak ettim vesselam… Yarın formaliteden kpss ye gireceğim. Umutlarım, hayallerim bir kitapçığa ve mülakata bağlı. Kitapçık hallolur da mülakat nasıl olur bilmem… Kitabı öneririm, keyifli okumalar.
Ana
8.6/10
· 18,1bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
21
264