·
Okunma
·
Beğeni
·
46296
Gösterim
Adı:
Ana
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
376
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758398478
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Мать
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İtalik Yayınevi
Fabrikanın düdüğü ala şafağı keskin bir bıçak gibi parçaladı. İşçi mahallesinin ağır dumanlı havası bu çığlıkla çalkalanınca, henüz mahmurluktan kurtulamamış asık bir takım yüzler ufacık kararmış evlerden çıkarak, korkudan kaçışan karıncalar gibi hızlı adımlarla koşuşmaya başlar, sabahın o soğuğun da, dar sokaklardan geçerek gözlerinden çıkan sarı ışıkla çamurlu soşeyi aydınlatan fabrikanın güvenle bekleyen yüksek duvarlarına doğru giderlerdi.

“Yardım et! Okuyana rahat yüzü göstermeyecek kitaplar ver bana.”

“Yeryüzünün tüm çocukları, hareket halindeler. Tüm dünyada, her yönden aynı hedefe doğru yürüyorlar.. En yüce gönüller, en namuslu kafalar, kararlı adımlarla kötü olan herşeyin üstüne yürüyorlar. Yalanı çiğneyip geçiyorlar. Gençler, sağlam gençler, dizginlenemez güçlerini bir tek hedef için kullanıyorlar: Adalet için! İnsanların acılarını yenmek için yürüyorlar. Dünyadaki felaketleri yok etmek için. Bayağılıkları, çirkinlikleri yenmek için savaşıyorlar. Ve zafer, onların olacaktır. ‘Yeni bir güneş yakacağız!’ demişti bana onlardan biri; yakacaklar! Bütün kırık yürekleri, bir tek yürek halinde birleştireceğiz demişti. Başaracaklar bunu!”

1868, Rusya doğumlu Maksim Gorki 1892′de Tiflis’te Kafkasya Gazetesinde çalışmaya başladı. Asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov fakat yoksulluk ve acı dolu bir hayat sürdüğü için Rusçada acı anlamına gelen Gorki takma adını kullandı. 1895′te Petersburg’da yayınlanan bir dergide çıkan Çelkaşadlı öylüsü ile ünlendi. Aynı zamanda 1 Mayıs Marşının söz yazarıdır.
Küçük yaşta öksüz kalan Maksim Gorki büyük babasının yanında büyüdü ve 11 yaşından itibaren çalışmaya başladı. İşçi sınıfının yaşamını yakından tanımasından dolayı yaşadığı tecrübeleri ve siyasi görüşü kitaplarını, özellikle de Ana’yı oldukça etkilemiştir.

“Ne güzel gülüyorsun Andre! Oysa çok gülenlerin yüreğinde keskin bir acı saklıdır.”
340 syf.
·10 günde·10/10
“Asık suratlı, kasları hala yorgun insanlar, ürkütülmüş hamam böcekleri gibi dışarı fırlardı külrengi evlerden… Asık suratlı, kara bacalar, mahallenin üstüne kaldırılmış kalın sopalar gibi gökyüzüne doğru yükselirdi… Akşam olup da batan güneşin kızıl ışınları pencere camlarını tutuşturunca, fabrikanın taş karnı kusmuk gibi dışarı atardı öğüttüğü insanları… ”

Maksim Gorki, eserine işte bu fabrika ve işçi betimlemeleri ile hoş geldin diyor okuyucusuna. İlk andan anlaşılıyor kitabın nasıl ilerleyeceği… Anlıyorsun anlamasına ama her şey anlamak ile bitmiyor ve bazı şeyleri mantıkla, bilgiyle çözemiyor insan ve bu sebeple insan bazen yüreği ile bakabilmeli… Ve tarafını seçmeli; eli sopalı güçlüden yana mı olmalı yoksa haklı ancak güçsüzden yana mı?

Kitabı okurken bir anlamda yazar sizi taraf seçmeye mecbur kılıyor. Bir yanda zenginin düzeni devam etsin diye elini kana bulamaktan çekinmeyen insanlar, diğer yanda sevgi ve inançla hak arayan bir tutam insan topluluğu. Evet azlar ama cesurlar ölmekten korkmuyorlar. Konu buralara gelmişken işte o efsane söz zihinler de vuku buluyor.

“Elbet bir bildiği var bu çocukların. Yoksa, kolay değil öyle genç yaşta ölmek!”

Dedim ya anlamak mühim mesele ancak asıl mesele inanmakta. Bunun tam tersi de oldukça tehlikeli çünkü bilgisiz körü körüne inanmak; bir başkasının vicdanına sığınan topluluklar doğurur. İnsanlar kötü olmaktan çok aptaldırlar bu nedenle düşünmeden, sorgulamadan eylemlerde bulunan insan toplulukları, her zaman insanlık için en büyük tehdidi oluşturur. Okumak, bilgi edinmek sonrası haklı olduğuna inandığın davanda sonuna kadar savaşmak ve insan olduğunu hatırlamak gerek.

Hayat on sekiz yaşına kadar güzelmiş sonrası tamamen tutunma çabasıymış. Kim demişse ne kadar da doğru demiş. Yaşım yirmi altı ve ben tam sekiz senedir korkarak hayata tutunmaya çalışıyorum. Dört sene üniversite okudum, bu süreçte; aman Anıl sağa sola bulaşma okulunu bitir işine bak, normal bir insan olmak zor değil dedim kendi kendime. Ne olduysa sustum fikrimi dahi paylaşmadım bu süreçte ve tüm haksızlığa hukuksuzluğa sessiz kaldım bir de o zamanlar suç ve cezayı okuyordum nasıl olduysa buna rağmen sessiz kalabildim. Neden peki? Yarın bir gün bana bulaşmasınlar diye hep kendimi, ailemi düşündüm. Üniversite de bu bencilce düşüncem beni geçici müddette haklı çıkardı diyebilirim yani kazasız belasız okulumu bitirdim.

Sonrasında ne mi oldu? Bu sessizlik, esasen diğerlerinin çığlığı da diyebiliriz, bumerang gibi döndü dolaştı ve en nihayetinde beni buldu… Bir bilgisayar öğretmeni olarak mezun olmuştum ve diğer arkadaşlarım gibi bir sene bilemedin iki sene kpss’ye çalışacak sonrasında öğretmen olup hayatımı sessiz sedasız sürdürüp gidecektim. Yaşamam gerek ya işte, gittim sağda solda iyi olan birkaç firmaya iş başvurusunda bulundum. Türkiye genelinde iyi sayılabilecek bir kamu kurumunda iyi bir maaşla işe başladım. Tabi bu süre zarfında ülkemde çığlıklar giderek artmaya devam ediyordu, bense susmaya… Susuyorum ama hiç mutlu değilim, işimin bürokratik yanı bir kenara çalışanlarının çoğu mühim adam. Gogol’un Palto’sundaki gibi… Orada nelere şahit olmadım ki; ülkemde binlerce genç hayaller kurarak bu firmaya girebilmek için ne zorluklar çekerken, işe alınan yanlı insanları gördükçe mutsuzluğum katlanıyordu ama ben susmak zorundayım. Şahit olduğum bir olayı daha şu an yazıyorum ve siliyorum. Yani ben hala korkuyor ve her şeye rağmen susabiliyorum helal olsun bana…

Susarak yıllar geçti… Ve bir gün kaçınılmaz olan gerçekleşti ve sıra bana geldi. Benle alakalı inceleme yapılmış ve sonuç olarak ele avuca gelir bir done bulamayınca da; senin işe girdiğin zamanda şu anda düşman olduğumuz yapı olduğu için “Hakkınızda duyulan şüphe gereği iş akdiniz fesh edilmiştir.” Gerekçeli bir kağıt ile işime son verildi… Yani yönetimi onlara veren değil, yönetimde işe giren ben suçlu oldum. Neyse sessizliğimin karşılığı olarak keyfe göre işten atılma ile ödüllendirildim.

Ben bu olayın sadece işten çıkartılmakla kalacağını düşünürken asıl gerçeği, hemen herkesin ben susarken karşı karşıya kaldığı bu dış dünyada suratıma inen bir tokat edasında kavradım. Bu gerçek ne mi? Bir referans olmadan birikimin ne olursa olsun herhangi iyi bir firmadan kapı içeri dahi alınmayacağın gerçeği, özel sektörün taşeronlaşmasıyla vatandaşın kanını nasıl emmeye çalıştığı gerçeği… Neyse ben sustum hak ettim vesselam… Yarın formaliteden kpss ye gireceğim. Umutlarım, hayallerim bir kitapçığa ve mülakata bağlı. Kitapçık hallolur da mülakat nasıl olur bilmem…

Kitabı öneririm, keyifli okumalar.
416 syf.
·Beğendi·8/10
Bir yanda 1917 Rus devrimi öncesi yazılan bir kitap, diğer tarafta 2017de yaşanan gerçekler...
İki farklı ülke ve yaşanan ortak insalık sorunları.

Anlatacaklarım için eserle ne alakası var demeyin. Kitabı okuduğunuz zaman parmak bastığım yarayı göreceksiniz. Yani ben öyle umut ediyorum...

Flaubert, hissederek yazmak için Emma'nın arseniğinden içmişti. Bense Ana'yı hissetmek için tam da sibirya soğuklarının yaşandığı bir ocak ayında fabrikaya işçi olarak girdim. (tam bir delilikti.)Anlayacağınız kitabı okumakla kalmayıp yaşadım satır satır...

Elmek kavgası, yaşam mücadelesi, alın teri, insanca yaşama isteği, özgürlüğe susamış insanlar ve iliklerime kadar hissettiğim soğuk...

Pelageya'yı Pavel'i Nataşa'yı ve insanca yaşama mücadelesi verenleri anlamam için birkaç gün yetti de taştı aslında ama bir ay katlandım.
Her an Pavel'in hazırladığı bildirilerden biri cebime sokuşturulacakmış ya da yemek dağıtılırken kirli yamalı elbisesiyle Ana, kulağıma yoldaşların toplanacağı yeri fısıldayacakmış gibiydi. Bembeyaz kara sinmiş fabrika dumanını ezerken gözlerim duvarları taradı ufacık bir iz aradım. Boştu. Burada herkes kaderini kabullenmişti.

Kulağımda hâlâ devam eder yoldaşların hak ve özgürlük şarkıları...
Doymak bilmeyen sürekli homurdanan makinelerin dişleri arasında öğütülen ömürlerin çığlıkları...

Ciğerlerine sinen pis koku, çelikten sert soğuk, titreyişler, yorgunluktan yerlerde sürünen bedenler, uykuya hasret halkalı gözaltları... Bitmeyen ama durmayan da zaman...

Lapa lapa kar yağıyor ve kapısı olmayan bir yerde sırılsıklam tere batarak çalışıyorduk. Tam iki ay boyunca atlatamadım yakalandığım hastalığı. Birde işçilerimizin can güvenliği bizim için çok önemli gibi baba laflar ettiler girişimde. Laf laf laf... Evet, sadece canımız sağdı...
Çay içerek bile ısınmaya vaktim hiç olmadı.Sigara dumanları arasında nefes almak, alamamakla eşitti. Küfürler eşliğinde hikâyelerini anlatırken benim şaşkın bakışlarım yadırganıyordu. Çünkü bir kadının dövülmesi, ona ve yedi sülalesine sövülmesi olağan şeylerdi. Her şey normal anormal olan bendim yani.

Bir tarafta eşi tarafından içip içip dövülen, sövülen ve bunu olması gerekenmiş gibi benimseyen romanımızın kahramanı Palageya
diğer tarafta ise bugünün kadınları...

2017 yılında moraran bedeninin acısına katlanamadığı için boşanmak isteyen ve bıçaklanan 18 yaşındaki çocuk,
15 yaşında babası tarafindan SATILAN bir başka çocuk,
14 yaşında tarla ile TAKAS edilen yediği dayaklara, kemiklerinin kırılmasına dayanamayarak nihayet boşanabilen ( şu an 34 yaşında)üç çocuk annesi,
24 yaşında kocası tarafından kendi yatağında aldatılan ve kendin yetmezmiş gibi arttığını da mı getirdin, diyerek baba evinden de çocuğuyla kovulan kadın, evlenmeyi kurtuluş sayan masumlar ve daha ne yaşantılar ne acılar...

Kısacası her dokunduğum yürekten bin bir hüzün işittim.

Eksik ödenen maaşlar, umursamaz memurlar, hakaretlere maruz kalan fakat onurları kırılmaktan artık bunu hissedemez olan emekçilerimiz...
Yediği bir lokması zehir olarak geri gelen
ekmek telaşına düşmüş ruhları sevgiye, umuda aç insanlarımız...

Burada yaşam; doymak,uyumak ve çalışmaktan ibaret.
Yaşananları görerek, bilerek yoluna öylece devam etmek en acısı da hiçbir şey yapamadan sadece susmak. Susarak yaşananlara isyan etmek.
Kitabı okurken ve fabrikada geçirdiğim günler boyunca sürekli şu mısralar düştü dilime:

ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak
nasıl çıkar
karanlıklar aydınlığa
Nazım Hikmet Ran

Pavel susmamıştı inandıkları uğruna, davası uğruna yanmıştı. O da gençti, onun da sevdiği vardı ama o başkaları aydınlansın diye yanmayı seçmişti.

Peki, YÜZYIL sonrası değişen ne?
Teknoloji almış başına gitmişken biz insanlığın neresindeyiz?

Kitabı mutlaka okuyun ama benim gibi tatmaya çalışmayın. Sindirmek uzun zaman alıyor. Çıkan sol baş parmağım da anı olarak kaldı. Ne zaman bir bisküvi alsam elime acaba ne acılar dinledi diye düşünür oldum.
Kitaptan bir iz bırakarak son vereyim artık.

"...tek istediğimizin karnımızı doyurmak olmadığını, insanca yaşamak istediğimizi anlatmalıyız."

Anlatalım birgün birileri bizi duyana kadar anlatalım; o insanların sessiz çığlıklarının sesi biz olalım!..
416 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Bu kitap beni edebiyat ve öykülerle tanıştıran kitaptır. Onun için, bende yeri çok farklıdır. Bu kitaptan sonra, kendimi olabilecek bütün olumsuzluklara karşı dik ve her türlü kavgaya hazır hissettim. Ne bileyim, bazen Pavel oldum,. Ruhunda her zaman mücadele taşıyan.
Bazen Pelageya oldum. Başkalarının bir şekilde devam ettiremedıği mücadelenin bir parçası veya en başı.
Bazen de, ismi yanlış hatırlamıyorsam, Yegor oldum. Ölüme giderken bile, gülüşünde vazgeçmemiyi öğrendim.
Ve her zaman bu kitabı her yerde anlatmışımdır. Sahi, bu kitabı olan okuyan herkese soruyorum. Sizce böyle bir kitabın filmi olmamalı mı? Bence olmalı. Çünkü, harika bir film çıkar.
Okumayan birileri varsa da, okusun. Hemde acilen, vakit kaybetmeden okusun.
432 syf.
·2 günde
Gerçek adı Aleksey Maksimoviç Peşkov olan yazarımız, 19 yaşında ‘acı’ anlamına gelen Gorki soyadını almış. Biyografisini okuyanlar ne kadar anlamlı olduğunu anlayacaktır.
Ana romanı, sosyalist gerçekçi akımın en önemli temsillerinden. Hatta kitabı Lenin’in isteği üzerine yazmış Gorki.
Dinine bağlı, hem kocası hem toplum tarafından yapılan baskılara sesini çıkarmayan Pelageya’nın, oğlunun düşünceleri ve öğretileri ile nasıl dönüştüğünün hikayesi. Acılarla dolu ama öte yandan umut vaadeden bir pencere. Dünyanın değişebileceğine, hakkını savunanların, birlik olanların kazanacağına dair umutlandırıyor. Gerçek olaylardan alınmış karakterlerin olması, işçi ve burjuva kesimindeki o zalim uçurum, durumu kabullenmeyip kitaplar okuyup sürekli öğrenme ve toplumu iyileştirme çabasında olanlar Gorki’nin kaleminden çok iyi aktarılmış. Ergin Altay çevirisi ile de harika bir çeviri olmuş, çok akıcı bir okuma oldu benim için.
Youtube kanalım: https://www.youtube.com/user/ayseum
416 syf.
·24 günde·Beğendi·9/10
Ana! Kitabı burada gördüğüm alıntılardan beri oldukça merak ediyordum. Nihayet alıp okumaya başladığımdaysa gerçekten buna değdiğini anladım. Yalnızca tembellik dönemime denk geldiği için uzuuuun bir süre okudum, tâbiri caizse kitabı süründürdüm. Oysaki kitap oldukça sade dilli ve okunasıydı.

Kitabın içeriğine girmeden önce yazarı Maksim Gorki'den bahsetmek isterim. Yazar küçük yaşta anasız babasız kalmış ve 10 yaşında iş başı yapmış bir ayakkabıcıda çalışmaya başlamış ve sonrasında elleri kaynayan çorba ile haşlanınca ara vermiş olsa da iyileşince çeşitli yerlerde çalışmaya devam etmiş. Halkı, işçiyi belkide en iyi bilen yazarlardandır. Ve elbette bugün bile onun eserlerini okuyorsak bu ızdırap dolu yaşantısından dolayıdır bence. Neyseki kitapları o ölmeden ünlenmiş ve o günleri görebilmiş.

Yazarın okuduğum ilk kitabı olmasına rağmen diğer kitaplarında da konunun buna benzer olabileceğini düşünüyorum.

Kitapta nelerden bahsediliyor, okurken neler hissettin diye sorarsanız eğer Ana sıcaklığı kitabı elime aldığım andan itibaren bana geçti. Kitaptaki ana karakter olan "Ana"yı anneanneme benzetmekten kendimi alamadım. Onun endişeleri, düşünceleri beni gülümsetiyordu.
Konuya gelirsek eğer spoi vermeden açıklamaya çalışacağım. Yolsuzluğun, şiddetin, vergilerin insanların boyunu aştığı günlerde gerçekleri anlatanlara yapılan eziyetler, onların mücadelesinde bir Ana'nın nasıl yürekli olabileceğini anlatıyor. Bir Ana, koca yürekli Ana hemde.. Ben okurken bazen şaşırdım yaptıklarına karşı. Bu ana gerçek olsa da ellerinden öpsem keşke diye düşünüyorum.

"Fabrika, koyu kırmızı renkte dev bir örümceği andırıyor, kapkara kurumla örtülü düzlüğün üzerind göklere uzanan bacalarıyla yayılıyordu. Tek katlı işçi evleri fabrikanın çevresine sıkışmıştı. Basık, kurşuni evler bataklığın kıyısında toplanmıştı. Ufak, donuk pencereleri hallerinden yakınırcasına birbirine bakıyordu. Fabrikalar gibi koyu kırmızı renkte olan kilise de evlerden yukarı yükseliyor ama çan kulesi fabrika bacalarından daha alçakta kalıyordu." (sayfa 209)

Okuduğum yayınevi Yordam Edebiyat ve Çeviren Zaven Biberyan'dı. Diğer yayınevlerini bilmiyorum ama bu çeviriyi sevdiğimi belirtmeliyim.

Ayrıca şuraya da dün kitabı bitirdikten sonra izlediğim Gorki'yi anlatan Kentler ve Gölgeler Belgeselini https://youtu.be/9zXpLNqhA6o

Ve bu kitaptan ilham alınarak neler yapılabileceğini anlatan Ümmiye Koçak'ın Tedx konuşmasını ( https://youtu.be/FiO1n6hY34U ) da iliştiriyorum. Romanın adını duyunca "Aaa benim kitabım!" diyecek kadar sahiplenmiştim Ana'yı.. Tabii uzun vakit geçirdik :D
416 syf.
Gorki kitaba, fabrikada çalışan işçileri etkileyici bir betimlemeyle durumlarını anlatarak başlıyor. Sonrasında da roman boyunca, alt tabaka insanların samimi diyalogları ile bizi karşı karşıya bırakıyor. Yazar, kitabı 1906 yılında kaleme almış ve hemen ardından da gördüğü ilgi ile beraber birçok dile çevrilmiş.

Kitabın temelini, 1 Mayıs 1902 gösterilerinde tutuklanan gençlerin yargılanma süreci oluşturuyor. Bununla birlikte 1905 Devrimi'nden önce Rusya'daki atmosfer anlatılmak istenmiş diyebiliriz.

Rusya'da 2. Aleksandr, 1861'de serfliği ilga ederek kendisine Halaskar(kurtarıcı) Çar unvanı kazandırmış olsa da ilgadan beklenilen sonuç alinamamis; aksine otokrat kesimin Çar'a olan desteği azalmış, özgürlüğünü kazanıp şehre göç eden insanlar şehirde yeni bir kitle oluşturmuş, köylünün üzerinde yeni vergilerle beraber vergi yükü artmıştır. Bunun sonucunda kırsal birçok yerde irili ufaklı isyanlar yaşanmıştır. 19. yy'in sonuna doğru sanayiisi hızla gelişse de bunun ekonomik yansıması adil olmamıştır. Çünkü Rusya'da henüz işçi hakları diye bir şey söz konusu değildir, aksine sadece işverenin hakları vardır. 1905'te Uzakdoğu'da Japonya ile savasilmis ve ağır bir yenilgi alınmıştır. Bu savaşla Rusya, son on yıldır Asya'da kazandığı her şeyi kaybetmiştir. Çar'in da halk nezdinde itibari zedelenmistir. Ama asıl kırılma noktası, haklarını aramak için birtakım girişimlerden sonra, saraya yürümek isteyen halkın üstüne asker tarafından ateş açılarak çokça insanın ölümü ile sonuçlanan Ocak 1905'teki Kanlı Pazar olayıdır. Artık Rus halkı nezdinde 'Baba' Çar imgesi yıkılmıştır.

Ekim manifestosu ile birlikte yönetimden birtakım tavizler alınınca, devrimin itici gücü olan Liberaller, desteğini çekmiştir. Askerden de destek alinamayinca 1905 devrimi başarısızlıkla sonuclanmistir. Lakin Rusya, mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçmiştir ve 1917 Devriminin provası yaşanılmıştir adeta.

Romanın geçtiği dönem bu şekildeydi. Romanda ise kocasından sürekli dayak yiyen, hayatı boyunca adeta çok dar bir çember içinde yaşamaya mahkum olmuş sıradan alt tabakadan bir Rus kadınının evine konuk oluyoruz. Bu kadının ismi Pelageya Vlasova'dır. Yani 'Ana'dır. Baba ölünce oğul Pavel, bir süre babası gibi içkiye yönelse de kısa süre sonra okuduğu kitaplar ile değişime uğruyor. Eve arkadaşları geliyor, onlarla birlikte kitaplar okuyor, tartışmalar yapıyor. Oğlunun bu değişimini ise Ana, çok yakından takip ediyor. Başlarda korku ile takip etse de her geçen gün oğlunun davasını daha yakından tanımaya ve bu davada kendisini bulup, onu sahiplenmeye başlıyor. En çok da oğlunun ve arkadaşlarının Tanrıya karşı inancsizliklari onu üzüyor ve bir yerde onlarla olan bu konudaki sohbet üzerine çok üzülüp ama aynı zamanda çok etkilenip gece ilk defa duasını etmeden yatıyor. Sonraki bir diyalogunda ise 'Tanrıya değil, İsa'ya inanıyorum' diyerek aklıma Dostoyevski'yi getirecekti Ana.

Pavel, çalıştığı fabrikada işçilerin haklarını aramada lider konumuna yükselmiştir. Lakin kendilerine karşı ilk yaptırımda, az önce Pavel'i destekleyen birtakım insanlar hemen onu suçlamaya da başlamışlardır. Sonraki devam eden süreçte 1 Mayıs gösterilerinde Pavel bayrağı taşımış ve polisle çıkan arbedede arkadaşları ile birlikte tutuklanmistir. Oğlu hapisteyken Ana, oğlunun bir arkadaşının yanına taşınmış ve bir davaya sıkı sıkı sarılmış, kitaplar okuyan, güzel konuşan, gerçeğin peşinde, ezilen halkın yanında olduğunu söyleyen bu gençlere hem çok ısınıyor hem de onların bu enerjisi ile kendini bildi bileli içinde bulunduğu korku duvarını, sinmisliği, amaçsız, kendini bilmeden sürdürdüğu yaşamının prangalarindan kurtuluyor. Sadece Ana değil, romanda yavaş yavaş tüm halkın uyanmaya başladığını görüyoruz. Çünkü adaletsizlikler, zorbaliklar, ekonomik çöküntü her yerde kol gezmeye başlıyor. Kitabın başlarında "bu inancsiz gençler başımıza iş açacak" veya "bunlar anarşist, uzak durun" gibi noktadaki birçok insanın Pavel etrafında birleşmeye başladığını görüyoruz. Yer yer romandaki birtakım karakterlerin halkı aşağıladigi yani, halktan bir halt olmaz mahiyetindeki durum tespitleri, ümitsizlikleri de azalarak halkın sadece cahil olduğunu ama aydinlatildiginda herkesten fazla hakkına sahip çıkacağı işaret ediliyor.

Gorki, kitapta sosyalist devrimci gençleri değil, bu gençlerden birinin annesinin geçirdiği dönüşümü merkeze alarak başarılı bir iş yapmış ve kitabın etkileyiciligini artırmıştır. Ayrıca romandaki diyalogların gerçekçiligi de gayet iyiydi. Kitapta tek şerh konulacak nokta, yer yer çok propaganda yapmaya kaçıldığı için sosyalizm yönünde pespembe bir tablo oluşturulmasiydi. Ancak bu durum da romanın artıları içinde göz ardı edilecek düzeydeydi.


İyi okumalar.
416 syf.
·1 günde·Puan vermedi
İşçi mahallesinde sıradan bir günle başlayan roman sosyalizmin; aksiyon planında ortaya çıkışı, bu süreçte toplumun nasıl anlayışa sahip olduğu, insanların hak ve hürriyet gibi temel kavramlardan beklentilerin ne kadar dar olduğu ve böylece yaşanması zulüm olan hayata karşı hiçbir başkaldırın olmadığı bir toplumsal zihniyetten bahsedilmektedir.

Yazımızın devamını okumak için http://1cay1kitap.com/ana/
416 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Dünyayı güzellik kurtarır mı bilmiyorum ama insanları güzelliklerin kurtardığına eminim misal sen Ana yüreğime aklıma zihnimdeki düşüncelerime güzellikler verdin. Hani nasıl desem iyi gelmek den öte iz bıraktın.
Düşünüyorum da insan gerçekten inandığı şeyler için mücadele eder. Daha önce bu cümleyi söyleyen gibi savaşır ifadesini kullanırdım her kimse su an hatırlayamamakla beraber buna bu kitabı okuduktan sonra katılamadığımı farkettim . Çünkü zihnim o savaş kelimesini fırlatıp atmak istedi. İnsan güzel ve iyi şeyler için kendini gerçekleştireceğim derken kemiren o kelimeyi seçmemeli. "Mücadele " insan gücünün kudretinin yürekten gelen emin duygu fikir için hareket ettiği asil gerçeklik.
Kitap bir annenin ve evladının emin adımlarla ilerlediği bir mücadeleyi anlatıyor. Burada içeriğine girip hangi mücadelenin peşinden gittiğini anlatmaya niyetim yok. Çünkü kimisi için bazı şeyler bilinmeyenlerden ötürü uzak kalır ya insana bunu anlamak istemiyorum. Sadece her şey biraz olsun anlaşılsın istiyorum. Anlayış ki anladım diyip kesip atayım demek olamaz. İnsan anladığı şeye düsünmek için yol açmış demektir bulanık sularda bırakmadığımıź dalgalandırmadan berrak suya akıtmak için açılsın bu yol.
Sanırım tarihi insanlardan ötürü de sevemiyorum çünkü bir bakıyorum tarih zamanın işleyişinden duygu vicdan ve hürriyet kısıtlamalarına uğramıs bir kronolojik sıralama haline geliyor gözümde sevemiyorum. Çünkü insanoğlu bir bakıyorum onu tekerrürden ibaret kalsın edasıyla iniş yapıyor yeryüzüne garip mi geldi bu cümle ya ne olsaydı mı diyorsun peki o zaman ve sonra bildiklerini okuyup göçüyor bu dünyadan ne de olsa kar tanelerine belki küçücük bir kurum karası bırakıyor ama kurum karası olduğu yerde kalmıyor bir bakmışşın anlayıştan daha da hızlı yol almış serin sert sularda... Ya bildiklerini okuyamayanlar ya da gerçekliğe erip orada farkedilip hayatı ellerinden alınanlar ya da sını siz de doldurun gördüğünüz pencerenin camlarından.
Benim için çok geç kalınmış bir kitaptı ve genelde böyle kitaplar için çok üzülüyorum bitirdiğim anda kapağını kapatıp öylece bakakalıyorum
Güzeldi elbet mutsuz sonun sonsuzluğa ders verdiği bir noktayla...
Teşekkürler Maksim Gorki
Okumanızı gönülden tavsiye ediyorum, daha erken yaşlarda...
416 syf.
·10/10
“Bizleri aldatmak için Tanrı’dan bile faydalanıyorlar”


“SPOT: Maksim Gorki “Ana” kitabında, bir annenin yüreğinden kopup gelen sese yer verirken, bu annenin oğluna, inancına ve sonradan benimseyip sahipleneceği davasına karşı yüklendiği sorumluluğu da bu sorumluluğun ciddiyetini de büyük bir ustalıkla satır satır işlemiştir.”

Maksim Gorki’nin “Ana” kitabını ilk lisede okumuştum. O zaman çok etkilendiğimi, bu kitabı hakkında tarih hocamla çok sancılı bir konuşma da yaptığımı hatırlıyorum. Sonrasında benden kitap tavsiye etmemi isteyenlere hep önerdiğim bir kitap olmuştur. Okuma listemde hep kendisine yer bulmuştur. Kitabı işçileri anlamak ve onların haklı davaları için öneriyordum ve öneriyorum. Bu haklılık davasını anlamak için bir görüşe sahip olmanın gerekmediğini düşünüyorum.

Gork’nin kahramanlarını Anadolu coğrafyasının envai yerlerinde bulabilirsiniz. Bugün bu toprakların neresine giderseniz gidin bir Pavel bir Pelageya bulacaksınız. Omuzlarında hayatın ağır yükü, yükün hayatlarını şekillendirmesi, şekillenen bu hayatın ruh dünyalarında ve geleceklerindeki kasvetli havayı her kelimesinde ve her cümlesinde hissedeceksiniz. Onlar bu hayatta mahkûm edilirken birilerinin onlardan faydalanmaları için kan emilişlerinin sebeplerini ve sonuçlarını usta bir kalem olan Maksim Gorki bu kitabında ilmek ilmek işlemiştir.

Faşizme karşı Sosyalizmin nimetlerini ve mücadelesini işçilerin omuzlarında, çatlamış ellerinde, önlerine konulan faşizm tahakkümü altında arayacaksınız. Pavel ve arkadaşlarının tüm yasaklamalara karşı faşizmle inatla savaşmaları ve verdikleri mücadele sizleri bugünkü Sol ve Sol çevrelerin- hakiki manada sol ve mücadelesi- davasını tasdik ettirecektir. Ana, yani Pavel’in annesi Palegeya tüm bu süreçlerde oğlunun yanında olması, arkadaşlarıyla beraber mücadeleye katılması, işçileri bilinçlendirmek için gizliden gizliye fabrikalara ve çeşitli yerlere bildiri dağıtması, bunun yanında sadece Pavel’e değil onun ve kendisinin tüm dava arkadaşlarına adaması bu davanın kutsiyet derecesini göz önüne sermektedir.

Pavel üzerine aldığı sorumluluğun farkındadır. Ve bu mücadelede hep öndedir. Yapılan gösterilerde örgütleme ve bilinçlendirme görevini yürütürken, verdiği mücadelenin kutsallığı ve doğuracağı sonuçları da hep aklının bir köşesinde bulundurur. Kendi canından daha değerli bulur bu davayı ve bu davadaki yol arkadaşlarını. Onun, için mücadele her yerdedir. Hapishanede, sokakta, fabrikada…

Maksim Gorki’nin cümlelerindeki ve kahramanların üzerindeki hâkimiyeti ve samimiyeti size kendisini ilk cümlelerde hissettirecektir. Pavel ve dava arkadaşlarının konuşmaları ve bu konuşmaları ilk başta yadırgasa da ve korku içerisinde izlese de, Ana’nın sonraki tüm hayatını belirleyecek konuşmalar olacaktır. Bu konuşmaları Gorki’nin samimi kaleminde okurken siz de orada, onların içinde bu davanın bir ferdi olmak isteyeceksiniz. Sohbet havasında geçen tüm konuşmalar aslında; sosyalizmi, anneliği, dava arkadaşlığı, anne-oğul ilişkisini, aşkı, faşizmi, bilinçli davranışlarının kimliğinin fotoğrafını çekmektedir. Bu konuşmalar ve kahramanlardaki azim ve mücadele sonraki tüm sayfalarda size eşlik etmektedir. Haklılık ve haksızlık kavramlarını, Çar’ın keyfiyeti ve bu keyfiyete karşı bilinçlenmek ve bilinçlendirmek adına yapılan okumaları ve propagandaları, halkın kendi içinde örgütlenmesi, bu örgütlenmelerin neticeleri sayfa sayfa size eşlik edecek bu cümlelerin içinde kendinize yer vermek isteyeceksiniz.

Bugünde olduğu gibi bilinçlenmeye ve okumaya dair yasakları en iyi anlatan şu cümlelerin:” Yasak kitaplar okuyorum. Bu kitapları yasaklıyorlar çünkü biz işçilerin yaşantısı üzerine gerçekleri anlatıyorlar orada. Gizlice basılıyor bunlar. Eğer bizim evde bulurlarsa beni hapse gönderirler… Gerçeği bilmek istediğimiz için bizi hapse tıkarlar. Anlıyor musun?” gerçekliğine bakar mısınız? O son soru sadece Pelageya’ya değil, hepimize sorulmuş bir soru aslında.


Çeşitli masum ve gayri-ciddi devlet tanımlamalarını okumuşuz veya duymuşuz. Ama isterseniz bir de Pavel’ın ağzından yazarın yapmış olduğu devlet tanımını okuyalım: “Görüyor musun insanları nasıl birbirlerine karşı kışkırtmışlar, budalalık ve korku sayesinde onları kör etmişler, ellerini, ayaklarını bağlamışlar. Onlara zulmediyorlar, ter döktürüyorlar, eziyorlar birine öbürünün eliyle vurduruyorlar. Onları tüfek, cop, kaldırım taşı haline getiriyorlar, sonra da: ‘Bu, devlettir!’ diyorlar.”(S.162) bugünkü devlet tanımı tamda budur!

Maksim Gorki “Ana” kitabında, bir annenin yüreğinden kopup gelen sese yer verirken, bu annenin oğluna, inancına ve sonradan benimseyip sahipleneceği davasına karşı yüklendiği sorumluluğu da bu sorumluluğun ciddiyetini de büyük bir ustalıkla satır satır işlemiştir. Burada Pelageya’nın cesareti de takdire şayandır. Ki bu cesaret en sonunda kendisi ele verecek ama o inandığı davadan vazgeçmeyecek ve bağıra bağıra onları yüzüne gerçeği şu cümlelerle: “ Gerçeğin ateşi kan deryalarında bile söndürülemez…(S.400)” haykıracaktır.

Pavel’ın Devrimcilik ve Sosyalizme, kendilerine ve davalarına dair mahkemede yaptığı 364. ve 365. sayfalardaki konuşmasını buraya almak istemedim ama tıpkı o mahkemede bulunan herkesi heyecanlandırdığı gibi beni de heyecanlandırdı ve birkaç kez üst üste okuma gereğini duydum. Okuyucularımızın da orayı iyice okuyup idrak etmeleri, kitabın ana konusunu ve yazarın mesajını anlamalarında yardımcı olacaktır.

Yazının sonuna gelirken, klasikleri klasik yapan o cümle bütünlükleri, akıcılıkları, tekrara düşmemeleri, okuyucuyu yormadan fazla da yüzeyselliğe yer vermeden, okuyucu ve kahramanları arasındaki sahici, samimi diyalogları ve sıcaklığı bu kitapta da bulacaksınız.
392 syf.
·4 günde·10/10
İlk defa Maksim Gorki okuduğum ve hiç beklemediğim bir konuyla karşılaştığım için yazarın hayatını araştırdım. Okumak için geç kaldığım ve Maksim Gorki gibi bir yazarla tanıştığım roman oldu Ana kitabı.

Kitapta olayların yanı sıra okuyucuya bilgilerde veriliyor. İşçi Pavel ve onun için müthiş fedakarlıklar yapan annesini anlatıyor. İlk başlarda oğlunu anlamayan ana, daha sonra oğlunun fikirlerini anlamaya başlıyor ve onları benimsiyor. Dili gayet akıcı ve sürükleyici. Bol bol diyaloglar var.

Ben okumadan önce daha farklı bir şeyle karşılaşacağımı sanıyordum. Kocasını ve oğlunu kaybetmiş bir anneyi anlatacak gibisinden şeyler bekliyordum. Ama daha farklıymış. Kitap hakkında hiç araştırma yapmadığım için böyle düşündüm tabii. Hiçbir şey bilmeden okumak daha keyifli oluyor. Çoğu kişi kitabı okumuş ama okumayan herkese şiddetle tavsiye ediyorum.
252 syf.
·4 günde·10/10
Bu kitabı ikinci okumama ragmen yine etkilide beni ve hep tavsiye ettiğim önerdiğim kitaplar arasındadır mutlaka. Kitabı işçileri anlamak ve onların haklı davalarını bilmek ögrenmektir. Bu haklılık davasını anlamak içinde bir görüşe sahip olmamak gerektiğini düşünüyorum...
416 syf.
*Kitabın içeriği ile ilgili bilgi içerir.
Maksim Gorki babası ve annesi küçük yaşta ölünce, bir süre büyük babasının yanında kalır, çok kısa bir süre okula gidebilir, daha çocukken ağır şartlarda ağır işlerde çalışmak zorunda kalır, dayak yer, aşağılanır. Bir gemide bulaşıkçılık yaparken okuma merakı sarar. Kendini geliştirir. Rusya’nın değişik bölgelerinde çalışır toplumun en alt tabakalarını gözlemler, yoksulluk ve sefalete tanık olur. Eserlerinde kendisinin de bir parçası olduğu toplumsal gerçekleri okuyucuya anlatır. Ana yazarın tanınmasını sağlayan en önemli eseridir.

Rusya’da Çarlık rejimine karşı verilen mücadelenin işlendiği Gorki’nin Ana isimli kitabı 1906 yılında yayımlanmış ve yayınlandığı andan itibaren büyük ilgiyle karşılanmıştır. Birçok yabancı dile çevrilmiş ülkemizde de Tanin gazetesinde iki yıl süresince yayınlanmıştır.

Romanın basıldığı yıllara baktığımızda Rusya’da köylüler ve işçiler ağır koşullarda çalıştırılmakta, sömürülmekte, insani olmayan koşullarda yoksulluk içinde yaşamaktaydılar. 1905’te işçiler isteklerini yazdıkları dilekçeyi Çar’a iletmek üzere yaptıkları yürüyüşte askerlerin ateş açmalarıyla binden fazla işçi ölür, amaçlarına ulaşamazlar ancak bu daha sonra gerçekleşecek 1917 Ekim Devrimi’ne ivme kazandırır.

Kitapta köylülerin Çar’a karşı olan devrimci mücadelesi anlatılmaktadır. Kitabın ana karakterlerinden biri olan Pelageya Vlasova kendisini döven kocasını kaybetmiş, oğlu Pavel’le yoksulluk içinde yaşayan köylülerden biridir. Köylüler gündüzleri fabrikada çalışıp, yoksulluk, hastalık, sefalet içinde yaşamaktadırlar. Erkekler akşam fabrikadan çıktıklarında içerek, birbirlerine kin besleyip kavga ederek zaman geçirmekteler eve gittiklerinde de eşlerine, çocuklarına şiddet uygulamaktadırlar. Yaşamlarını kader olarak algılayıp kabullendikleri için yaşamlarının neden böyle acılar içinde geçtiğini düşünmezler.

Pavel önceleri fabrikada çalışan diğer arkadaşları ve bir zamanlar babasının yaptığı gibi akşamları içki içip eğlenmeye onlar gibi davranmaya çalışır, ancak bu durum onu mutsuz eder, arkadaşlarından uzaklaşır. Ana onun eve kitaplar getirdiğini okuduğunu, notlar aldığını, ağırbaşlı olduğunu, kendisine kibar ve yardımcı olmaya çalıştığını görür, bu değişikliklere anlam vermeye çalışır, endişelenir. Bir gün ona ne okuduğunu sorar, Pavel yasak kitaplar okuduğunu halkın yaşayışıyla ilgili gerçekleri halkın öğrenmemesi için devletin bunları yasakladığını, ancak yaşamın neden bu kadar acımasız olduğunu bilip, anlamak, insanlara öğretmek için okuduğunu söyler. Pavel annesinin yaşamındaki boşlukları, acıları anlatır şimdiye kadar hiç kimse onun yaşamıyla ilgilenmemiştir, acılarını, isteklerini farketmemiştir, oğlundan duymak onu mutlu eder. Yine de oğlunun bu düşüncelerinden korkar, tek başına onun hiçbir şey yapamayacağını düşünse de bunu dile getirmez. Eve gelen Pavel’in arkadaşlarını tanıdıkça, onları dinledikçe haklı olduklarına inanır, onların insanca yaşamak için verdikleri mücadelede yer alır. Ondaki değişimin en önemli nedeni oğluna duyduğu sevgidir.

Kitap yalın, açık, akıcı bir dille yazılmış. Kişiler arasında geçen konuşmalar çok fazla. Yazar Pavel ve arkadaşlarının Çar’a karşı verdikleri mücadelenin yanı sıra sosyalizmle ilgili görüşlerini karakterlerin yaptığı konuşmalar aracılığıyla okura iletiyor. Konuşmalar ezilen-ezen insanların özellikleri, insanlar için olması gereken yaşam, insan sevgisi, aile, din, aşk, hak arayışı, mücadelenin boyutu gibi birçok konunun sosyalizmdeki yerini anlamamızı sağlıyor. Öğretici yönüyle bir rehber niteliğinde, herkesin anlayabileceği basit bir dilde yazılmış, düşünmeye iten sorgulatan bir kitap. Anlatılanları günümüzde yaşanan birçok olayla ilişkilendirmek mümkün. Okunması gereken kitaplardan biri.
''İnsanların ruhunu öldürüyorlar anne. İşte asıl cinayet bu… Utanılacak bir cinayet… Bir takım silahlar çıkartıyorlar, insanları öldürüyorlar ve bunu yapanlara devlet diyorlar.
Evlerine, sosyal statülerine ve paralarına hiçbir zarar gelmesin diye garip insanları harcıyorlar. Anlıyorsun beni değil mi anne? Halkın ruhunu kurutuyorlar ve hiç bir şey anlamaz hale getiriyorlar.''
Başımıza ne geliyorsa, korktuğumuz için geliyor. Bizi yönetenler korkumuzdan yararlanıyorlar, bu daha da çok korkutuyor bizi.
Maksim Gorki
Sayfa 29 - Can yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ana
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
376
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758398478
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Мать
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İtalik Yayınevi
Fabrikanın düdüğü ala şafağı keskin bir bıçak gibi parçaladı. İşçi mahallesinin ağır dumanlı havası bu çığlıkla çalkalanınca, henüz mahmurluktan kurtulamamış asık bir takım yüzler ufacık kararmış evlerden çıkarak, korkudan kaçışan karıncalar gibi hızlı adımlarla koşuşmaya başlar, sabahın o soğuğun da, dar sokaklardan geçerek gözlerinden çıkan sarı ışıkla çamurlu soşeyi aydınlatan fabrikanın güvenle bekleyen yüksek duvarlarına doğru giderlerdi.

“Yardım et! Okuyana rahat yüzü göstermeyecek kitaplar ver bana.”

“Yeryüzünün tüm çocukları, hareket halindeler. Tüm dünyada, her yönden aynı hedefe doğru yürüyorlar.. En yüce gönüller, en namuslu kafalar, kararlı adımlarla kötü olan herşeyin üstüne yürüyorlar. Yalanı çiğneyip geçiyorlar. Gençler, sağlam gençler, dizginlenemez güçlerini bir tek hedef için kullanıyorlar: Adalet için! İnsanların acılarını yenmek için yürüyorlar. Dünyadaki felaketleri yok etmek için. Bayağılıkları, çirkinlikleri yenmek için savaşıyorlar. Ve zafer, onların olacaktır. ‘Yeni bir güneş yakacağız!’ demişti bana onlardan biri; yakacaklar! Bütün kırık yürekleri, bir tek yürek halinde birleştireceğiz demişti. Başaracaklar bunu!”

1868, Rusya doğumlu Maksim Gorki 1892′de Tiflis’te Kafkasya Gazetesinde çalışmaya başladı. Asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov fakat yoksulluk ve acı dolu bir hayat sürdüğü için Rusçada acı anlamına gelen Gorki takma adını kullandı. 1895′te Petersburg’da yayınlanan bir dergide çıkan Çelkaşadlı öylüsü ile ünlendi. Aynı zamanda 1 Mayıs Marşının söz yazarıdır.
Küçük yaşta öksüz kalan Maksim Gorki büyük babasının yanında büyüdü ve 11 yaşından itibaren çalışmaya başladı. İşçi sınıfının yaşamını yakından tanımasından dolayı yaşadığı tecrübeleri ve siyasi görüşü kitaplarını, özellikle de Ana’yı oldukça etkilemiştir.

“Ne güzel gülüyorsun Andre! Oysa çok gülenlerin yüreğinde keskin bir acı saklıdır.”

Kitabı okuyanlar 8.734 okur

  • Sadiye erdem
  • Efhima
  • Nazlı B•
  • Handan acar fidan
  • Fulya Kurt
  • Esra Yıldırım
  • Remziye tekin
  • Tuğba Öztürk
  • Hüseyin Sönmezler
  • Emrah Kahraman

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1.4 (31)
9
%1 (22)
8
%0.9 (19)
7
%0.5 (10)
6
%0.2 (5)
5
%0 (1)
4
%0 (1)
3
%0 (1)
2
%0
1
%0.1 (2)

Kitabın sıralamaları