Zeytin ağaçlarının mis gibi kokularını art arda, aksıra tıksıra çekmek veremli ciğerlerimize, yağmurun altında sırılsıklam ıslanmak, birbirimizin ellerini bırakmadan.. Kemoterapiden yığılmış bedenlerini kurtarmak gül yüzlü çocukların, bir de kadınları koridorlarından hastanelerin...
Ve hayat nasılsın şimdi? İşte gerçekten yaşanıyorsun, böyle doğru düzgün hayal edilince, meyveler başka tatlı, kuşlar çeşit çeşit öyle değil mi?
Vay be! Yeşilin kaç tonu varmış? Anlıyorsun, şöyle sıyrılıp savaşlardan bakınca etrafa kaçarken… Ağustos böceği çalarken, karınca da onu dinlermiş ne güzel... İnsanların uydurmasıymış, yalanmış ağustos böceği değilmiş tembel ve karınca değilmiş dargın...
Gün başka renk, ağaçlar başka türlü şimdi. Akarsular, şelaleler bir başka kıvrılıp uzaklaşıyor, bütün bu baş döndüren hayatın sonunda sesi bir kadının, toprağa karışıyor...
Bu filmin sonunda tek ağlayan o oluyor ve ona herkes “Anne” diyor… “Anne, biz masum çocuklar ölmesek ne olur?”