Hakikate yakın da olsa uzak da olsa insanlar için "yokluk" bedenin biyolojik bütünlüğünün ortadan kalkmasıyla değil, bu dünyanın havasım solurken, suyunu içer, ekmeğini yerken de yapayalnız kalmakla, böyle bir yalnızlıktan duyulan korkuyla başlar. Doğru da düşünse, yanlış da düşünse insanlar hayatlarından boşluğu kaldırmaya çabalar kendilerinde bulunanı geçirmek isterler. Kendilerinde hissettiklerini kendilerinden başkasına iletmeme durumu insanda hiçlik korkusu yaratır. Hiçlik ise güvensizliğin, boşluğun hakimiyeti demektir.
Ölümü bile paylaşmaya yatkın olan insanoğlu, bir yanlışı haydi haydi paylaşır. Ölüm ki tek başına karşı karşıya kalınması zorunlu olayların en keskinidir. Yine de ona yaklaşırken insanlar "hayat"a dair bir unsuru işe karıştırmadan edemezler. Mal-raux "İnsanlık Durumu"ndaki bir kişisine şunu söyletir: "Tek başına ölünmediği zaman daha kolay ölünür."
Bir müslüman için bu sözün belki büyük bir anlamı yoktur. Çünkü müslüman yalnızca göçer, göçerken de yanında bir şeyler götürür: Amellerini.
Kazanç merkezinin ne olacağını insanın seçmesine bırakılmış. Bakıyorsunuz ahlâkını kaybeden serveti kazanabiliyor, ruhunu kaybeden şöhreti...
Bedenî rahatını kaybeden iç huzurunu kazanabili yor. Bütün bunların tersi de oluyor elbet. Görünüşteki ölçülere göre herşeyini kaybetmiş veya herşeyi kazanmış insanlara da rastlıyoruz. O zaman işin görünmeyen yanı önem kazanıyor. Ama kaybeden mutlaka kazanıyor.