Hayatımızın birçok döneminde sandalyeye oturtulmuş gibiyizdir; zamanla sandalyenin ayakları fark ettirmeden çürümeye başlar. Çöküş gürültüyle gelmez. Önce küçük bir sallantı, sonra alışılan bir dengesizlik hâline dönüşür. O ayaklar, toplumun en alt tabakasıdır: çürümenin ilk temas noktası. Çünkü yoksulluk en önce oraya siner. Sırta düşen yağmur taneleri gibidir; tek tek masumdur ama süreklilik kazandığında insanı diz çöktürür, ahlakı değil hayatta kalma refleksini öne çıkarır ve en adi suçları bile “zorunluluk” kılığına sokar.
Bu çürümenin eleştirisi tek bir zümreye indirgenemez. Orhan Kemal’in hedefinde bireyden çok onu kuşatan yapı vardır: siyasi zulüm, coğrafyanın kader diye dayatılan sertliği, kokuşmuş gelenekler, eğitimsizlik ve sınıfsal körlük. Hepsi birlikte insanı yavaş yavaş içten kemiren bir düzene dönüşür. Ayaklar dökülürken birey düştüğü anda tamamen yok olmaz; hâlâ tutunacak bir şeyler arar. Acıya, hatıraya, bir isme, bir unvana… Kendine dair anlattığı hikâyeye. Çünkü insan, her şeyini kaybedebilir ama kendini nasıl tanımladığını kaybettiği an gerçekten biter.
Bu yüzden 72. Koğuş’ta düşen herkes aynı biçimde düşmez. Kimi Bibo gibi insanlığının kurtlanmasına engel olamaz; kötülükten değil, açlıktan ve aşağılanmaktan çürür. Kimi, başkasının karnını doyururken onun ceketini sırtından alacak noktaya gelir; burada ahlak yıkılmaz, sadece pazarlığa açılır. İyilik bile ancak bir karşılığı varsa mümkündür. Orhan Kemal, yoksulluğu yüceltmez; merhametin de bir sınıf lüksüne dönüşebileceğini gösterir.
Fatma’nın alayları bu dünyanın dilidir. Gülüş, neşeden değil savunmadan doğar. Aşağılamak, ezilmeden önce ezmenin son aracıdır. Bu nedenle Fatma acımasız değil, acıyla biçimlenmiştir. Vahşet burada bireysel bir tercih değil, süreklilik kazanmış bir ruh hâlidir.
Ve