“İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.”
Fransız yazar Antoine de Saint-Exupery eseri kısaca bize yukarıdaki alıntı çerçevesinde sesleniyor. Aslında bu sesleniş içimizdeki çocuğa, saflığımıza, duygularımıza oluyor.
Kitabımızın kahramanı uçağının arıza yapması sonucu kendini çölde buluverir. Yakında hiçbir insanın bulunmadı bu yerde yanında saf, altın saçlı, küçük bir prens belirir. “Küçük Prens” ve kahramanımız kitap boyunca konuşurlar ve en sonunda yüreklerimizi burkan bir şekilde ayrılırlar. Yazarımız da belirtmişti ya kimsecikler yoktu oralarda. Kimsecikler yokken gelen bu “Küçük Prens” kimdi o zaman? Yazarın içindeki, aslında hepimizin içindeki çoçuk.
İşte bu küçük prensimiz yazarımıza hikâyesini anlatmaya başlar. Geldiği gezegeni, oradan ayrıldıktan sonra uğradığı gezegenleri ve en son Dünya’da yaşadıklarını anlatır. Yazarımıza da hiç cevap vermez çünkü onun içindeki çocuktur aslında o, hepimizin içindeki çocuktur. Bu gezegenlerde karşılaştığı kimseleri hiç anlamaz. Çünkü onlar hep dünyevi işlerle meşgul, materyalist kişilerdir. Dünyadan zevk almayı bilmezler. Kitap boyunca yazarımız aslında “Küçük Prens” aracılığıyla büyükleri-çünkü çocuklar çoğunlukla duygularıyla yaşar-, onların materyalistliğini eleştirir. Bunu yaparken kral, bekçi, sarhoş gibi güzel yan karakterleri kitaba dahil eder. Bize çiçeğe, yıldızlara kısacası elimizdeki her şeye yüreğimizle bakmamızı hatırlatır. Emek verdiklerimizin kıymetini bilmemizi öğütler. Zor durumda olsak da mutlu olacak şeylerin olduğunu söyler çünkü çöle bile güzellik veren oralarda bir kuyunun olmasıdır.
Kitabın saflığı, masumiyeti beni epey etkiledi. Kitap bence bir çocuk kitabından çok yetişkinlerin içindeki çocuğa seslenen bir yapıda. Ayrıca yazar tilki, gül, kral, bekçi