Bu kitap benim için çok şey çağırıştıyor ve sanki okumam gerekiyormuş hissine kapılıyorum. Bunun popüler kültür etkisi olduğunu düşünebilirsiniz ama hayır benim hayatımda önemli bir yeri olan kişi ile alakalıydı. Neyse kitabı ilk okumaya başladığınızda her şey güzel akıcı bu kitabı mı uzun süre okumaya çalışmışlar diyorsunuz. Sonra bir 150 sayfa sonra Selim'in şiirlerine geliyorsunuz tabiri caizse mal gibi kalıyorsunuz. Çünkü okuduğunuz kelimeleri kafanızda anlamlandırmaya çalışıyorsunuz ama o kadar karmaşık ki beyin asla kabul etmiyor -en azından benimki- sonra sanki okumak için okuyormuşsunuz gibi hissettiriyor neyse bu kadar insanın bir bildiği vardır diyorsunuz ve bıkmadan devam ediyorsunuz. Roman tekrardan akıcı olmaya başlıyor ve okumaktan zevk alıyorsunuz. Bu kopma ve bilinç akışı için Oğuz Atay'ı suçlayamam sonuçta modernist bir yazar ve bu şekilde olmasa nasıl olurdu hayal etmek güç. İçeriğine gelince burada spoiler olacak. Selim'in aitlik hissinin olmadığını düşünüyorum ayrıca beynindeki düşünceleri kontrol edemiyor. Boş kaldığında veya beynini meşgul edecek bir şey olmadığı zaman oyunlara sarması sadece can sıkıntısından olacak bir şey gibi durmuyor. Kendini ait hissedememe durumuna gelince çocuklugundan beri dışlanmış ve anormal olarak adlandırılmasının bunda etkisi yadırganamaz. Dertlerini ailesine arkadaşlarına en yakın arkadaşı Turgut'a ve hatta deliler gibi sevdiği Günseli'ye bile anlatamaması bu durumun en açık örneği. Sürekli anlaşılmayı bekliyor ama hiç bir şey anlatmıyor bunun için Selim'i suçlamak bir noktadan sonra mantıksızlaşıyor. Ayrıca Selim'in kendini İsa ile özdeşleştirmesi de hiç olağan dışı değil çünkü İsa da başkaları için kendine zarar gelmesine göz yummuştu.
Turgut'a gelince dengesiz bir yapısı var sonraki hamlesini kestirmek çok güç.