Kitabın ilk cümlesiyle beraber romanın içine ışınlanıyorsunuz direkt olarak. Yaklaşık 20 bölüm boyunca o kadar akıcı gidiyor ki ne ara bu kadar ilerlediğinizi anlamıyorsunuz. Ana karakterimiz “zengin” Kemal’in, uzaktan akrabası olan “yoksul” Füsun’a karşı duyduğu aşkı anlatıyor. Anlatırken de sık sık bekaretten bahsediyor yazarımız fakat ben hangi tarafta olduğunu ben çözemedim açıkçası. Kitapta çok fazla mantık hatası ve ucu açık kalan noktalar var. Mesela dönemin siyasi olaylarından, sokağa çıkma yasaklarından bahsetmiş ama asla detay vermemiş. Türkiye’nin o dönem içinde bulunduğu durumu daha açık bir şekilde yazmasını beklerdim. Bu önemli olayları atlayıp deyim yerindeyse kimsenin etlisine sütlüsüne karışmamak için geçiştirmiş hissi uyandırdı bende. Bazı bölümlerde ise gereğinden fazla ayrıntı verdiği için o kadar boğdu ki o bölümler sanki sayfalar gittikçe artıyormuş hissi uyandırdı. Ara vermeyi bile düşündüm fakat bir yandan da bir an önce bitirip Kemal’i de kendimi de bu işkenceden kurtarmak istediğim için devam ettim.
Yazarımız her ne kadar Kemal’i, Kemal’in Füsun’a olan aşkını ve Füsun’u masum göstermeye çalışsa da asla değillerdi. Dediğim gibi sık sık bekaretten bahsediyor olmasıyla bu durum çelişiyor açıkçası. Sadece fiziksel bekaretten bahsedilmiş ruhların bekaretliğine değinilmemiş. Zira bu konuya değilseydi özellikle Füsun’un ruhunun hiçte temiz olmadığı ortaya çıkacaktı. Bunlar benim gözümde en eksik kalan noktalardan biriydi. Kemal’in nişanlısı olan Sibel yaşanılan hiçbir olayı haketmedi diye düşünüyorum. Evet bu arada ana karakterimiz Sibel’le birlikteyken Füsun’a aşık oluyor ve buna rağmen Sibel’le nişanlanıyor ve sonra yarı yolda bırakıyor. Anlayacağınız aşık olan insan her şeyi yapabilir normaldir izlenimi yaratmış yazarımız.
Müzeden de