O kadar yükselmeseydik belki mesut olacağımız bu tabakaya tenezzül etmek öyle bir ezadır ki insanı sizin halinize sevk eder; sizin halinize, benim halime...
Bütün kuşatıldığınız şeyleri ruhunuza, emellerinize denk bulamamaktan, ruhunuzun ancak kanaat edeceği şeylerin imkânsız olduğunu bilmekten ileri gelen elemlere... Ah, bunları anlıyorum... Benim de kalbimi kemiren hastalık bu değil mi?
Anlıyorum ki sizin hiç kimseninkine benzemeyen bir ruhunuz var.
Sizi bu hale getiren nedir? Bunun okumak olduğu muhakkak...
Gecelerinizi, günlerinizi nefret ettiğiniz yerlerden ziyade kütüphanenize hasretmek sizde öyle bir duygu inceliği hâsıl etmiş ki tecrübe görmeden hayattan usandırmış.
Sevildiğimizi sanırken bir sabah artık her şeyin bittiğini, doldurduğumuz bu kalpten artık çıkarıldığımızı, unutulduğumuzu hissetmekten başka nemiz vardır? Ah bu ferdâ...
İşte kadınların kaderi. Sevilip de sevilirken bir gün sevilmemeye mahkûmiyet için kalbinde nasıl bir tahammül olmalı? Ben daha düşünürken mustarip oluyorum.