Orwell burada, komünist ideolojinin temel bir savının nasıl propaganda aracı haline getirildiğini eleştiriyor. Birçok aydın, özgürlüğün ancak sınıfsız bir toplumda mümkün olabileceği fikrini kabul eder. Ancak bu fikrin içine, Sovyetler Birliği’nin gerçekten de bu hedefe ulaştığı yönündeki propagandayı da ekleme zorunluluğu getirildiğinde, artık aklıselime ve vicdana aykırı her şey bir şekilde haklı gösterilebilir hale gelir. Böylece asıl mesele, yani hakikatin özgürce ifade edilmesi, gölgede kalır.
Orwell’e göre aklın özgürlüğü, insanın gördüğünü, duyduğunu ve hissettiğini olduğu gibi aktarabilmesi, kendisine hayali vakalar veya hisler dayatılmamasıdır. Oysa totaliter rejimlerde bireylere, gerçeğin manipüle edilmesinin tarihsel bir zorunluluk olduğu fikri aşılanır. Bireycilik ve romantizme yöneltilen saldırılar da aslında bu çarpıtmayı meşrulaştırmak için kullanılan argümanlardan ibarettir. Yani Orwell, hakikatin nasıl bir propaganda aracıyla örtüldüğünü ve özgürlüğün aslında ne anlama geldiğini anlatıyor.