Öncelikle yayınevi olarak Hasan Âli Yücel baskısını okuduğumu belirtmeliyim. Diğer baskılarda bazı farklı hikâyeler de mevcut. Benim ilk dikkatimi çeken şey, kitabın başlığının çok basit gibi görünmesine rağmen son derece çarpıcı olmasıydı. Tolstoy, Hugo, Dostoyevski gibi şahsiyetler hazır, ezberci cevaplar vermez; okuru yormayı, düşündürmeyi ve yorum yapmaya davet eder. Metni tasavvufî de yorumlayabilirsiniz, siyasi de, tarihsel de… Kimisi gastronomik bir yerden bakar: “İnsan suyla yaşar, ekmekle yaşar” der. Bir tıpçı çıkar, “Kanla yaşar, ilaçla yaşar” der. Biraz da metnin sizi nereye çektiği önemlidir.
Eserin yazıldığı dönemde Rusya çalkantılı bir süreçten geçmektedir. Bizde 68 kuşağında yaşanan kardeş kavgaları neyse, Rusya’da da ihtilaller, iç savaşlar ve toplumsal kırılmalar vardır. Bolşevik İhtilali gibi büyük dönüşümler bu zeminin bir parçasıdır. Tolstoy böyle bir tarihsel arka plandan çıkıp böylesine sade ama derin bir eserle karşımıza gelir. Üstelik metin içinde İncil’den yaptığı alıntılarla mesajını daha da çarpıcı hâle getirir.
En sevdiğim bölüm şu ifadedir:
“Tanrı’yı seviyorum deyip de kardeşinden nefret eden yalancıdır. Çünkü gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Tanrı’yı sevemez.”
Buradaki “kardeş” vurgusu oldukça dikkat çekicidir. “Kardeş” derken aslında neyi kasteder? Tolstoy’un yaşadığı dönemde toplumsal ve siyasi ayrışmaların yoğun olduğu düşünüldüğünde, bu sözün sadece bireysel bir ahlak öğüdü olmadığı anlaşılır. Buradaki “kardeş”, insanın yanı başındaki diğer insanı, yani somut ve görünen varlığı temsil eder.
Tolstoy’un mesajı şudur: İnsan, gözünün önündeki kardeşine düşmanlık beslerken, ona zarar verirken, hatta kurşun sıkarken; görmediği Tanrı’yı sevdiğini iddia edemez. Çünkü sevgi, soyut bir söylem değil, somut bir eylemdir. Eğer insan,