Jack London...
Ne yazsa okurum gibi bir tabir sanırım Jack London'a olan duygularımı karşılar. Evet, gerçekten öyle. Anlatım tarzı öyle yalın ki, yazmış olduğu her konu bir şekilde beni içine alıp ilgimi çekmeyi başarıyor. Belkide karşı tarafa anlatmayı aklından bile geçirmeyeceğin herhangi bir sıradan durumu, hareketi veya duyguyu anlatmak için öyle bir ifade seçiyor ki tam da o sıradanlığa yakışır biçimde "evet, çok basit tam da bu! bu duyguyu biliyorum" dedirtiyor. Aktarımı öyle güçlü.
Kızıl Veba romanından örnek vermek gerekirse; yanınızda yavaş yürüyen birinin hızına istemsizce uymak için siz de hızınızı yavaşlatırsınız. Jack London bu çok basit olayı, hatta belki de vermeye ihtiyacı bile olmadığı bu detayı o an, "kaslarının hız hevesini bastırarak önde yürüyen çocuk" ifadesiyle o kadar yalın ve güzel serpiştiriyorki metine, resim gözünüzde capcanlı bir biçimde beliriyor. Benzer bir örnek de Martin Eden'den vermek gerekirse; söylediği şeylerin karşı tarafın bilincinde karşılığı olmadığı, şahsen benim iletişimsizlikten dolayı sinirlenip konuşmayı keseceğim ya da baştan anlatmaya bile başlamayacağım bir noktada:), sade ve duygusunu tam da karşılayacak bir biçimde "kelimelerim, içlerine yüklemek için onca çaba gösterdiğim anlamlarını sana aktarmıyor" cümlesini kurarak beni mest ediyor. Tıpkı "Adem'den Önce" romanındaki daha insan bile diyemeyeceğimiz insansı canlıların dünyasını capcanlı ve sade bir zenginlikte betimleyişinin mest etiği gibi...
İşte bu yalın ve son derece akıcı bir üsluba sahip Jack London'ın başyapıtı Martin Eden karakteri de son derece sade, işçi sınıfından, meraklı ve capcanlı bir karakter. Jack London'ın kendi yaşamıyla da birçok paralelliğe sahip olan ve hatta bazen doğrudan kendini anlattığı Martin Eden'i, özellikle dipnotlarında verdiği