Hakikate doğru yol alan insan, bu yolculuğa girişmiş başka insanlarla aynı istikamette yürür. Hem yalnızdır, hem ötekilerle birliktedir. Böylece, bir yandan insanî zaaflarından ötürü muhtaç olduğu güvenlik alış-verişine bir cevap sağlamış olur, bir yandan da bu güvenliği bir sığınma, bir bağımlılık haline sokmadan kendi yolunda ilerleyebilir. Yani, hakikate yönelen insan ve insanlar hem yaygın (kulların dayanışmasıyla mukayyed) bir güvenceye (teminata) hem de derin (kulun Yaratıcı'dan istediğiyle mukayyed) bir güvenceye kavuşurlar. Dahası da var: Yaygın dediğimiz güvence derin olana, derin dediğimiz güvence yaygın olana açıktır.
Ölümden ötesini yok sayanlar öldükleri ana kadar geçen ne ise onu değerli sayacak, ona bağlanacaklardır. Ne var ki bu insanlar bile, eğer ruhlarını materyalist bönlük tamamen kaplamamışsa tek başına ölmeyi çok zor bulacaklar, kendileriyle belli değerleri paylaşanları ölümlerine ortak etmek isteyeceklerdir. Yani ölüm anına kadar yaşadıklarının bir anlamı olduğunu "əir başka yere" geçirmek gayreti göstereceklerdir. Bu "yer ölüm sonrası olmasa bile.
Ölümü bile paylaşmaya yatkın olan insanoğlu, bir yanlışı haydi haydi paylaşır. Ölüm ki tek başına karşı karşıya kalınması zorunlu olayların en keskinidir.
İslâm’da kaybetme ve kazanmadan söz ederken bazı ince ayrımları göz önünde bulundurmak gerekir. Cihadı bir yiğitlik destanı oluşturmak için değil, yalnızca i‘lâ-yı kelimetullah için benimseyen insan görünüşte kaybediyor gibi görünür. Fakat kendisine “cesur adam”, “canını esirgemeyen kişi” dedirtmek için ortaya çıkanın Allah katında bir kazanç elde etmeyeceğini; aksine büyük bir kayba uğrayacağını da biliriz. İslâm infakı emreder. Ancak sırf “cömert insan” diye anılmak için infakta bulunan kişinin hem malından olduğunu hem de sevabı kaybettiğini anlayabiliriz. Demek ki kulların gözündeki değer, bir kazanç olduğu ölçüde aynı zamanda bir kayıp da olabilir. Âlim sayılma arzusuyla öğrenilen Kur’ân ve hadis bilgisinin kazanç mı yoksa kayıp mı olduğunu anlamak zor değildir.
Dikkatle bakıldığında, yalnızca cengâverlik ruhuyla cihad edenin; böylece nefsine ait bir haz payı çıkaran kişinin; verirken verme gururunu yaşayanın; bilirken bilmenin şahsî getirisine yönelen kimsenin dünyevî anlamda bir şey kaybettiği söylenemez. Kaybetmemişlerdir; öyleyse hakikî anlamda kazanmaları da söz konusu değildir. Bunlar yalnızca iki dünyevî menfaat arasında bir değiş tokuş yapmış, daha fazlasını elde etmek için vermişlerdir. Yani hesap daha dünya hayatında kapanmıştır. Canını vermiş, şan kazanmıştır; malını vermiş, şöhret kazanmıştır; vaktini ve emeğini vermiş, itibar elde etmiştir. Ahiretteki değerlendirmenin farklı sonucuna da peşinen razı olmuştur.
Müslümanca düşünmek ve Müslümanca davranmak, yaşadığımız hayat içinde engellerle dolu iki şeydir. İşte bu zorlukların üstesinden gelebilmek için her Müslümanın ferden ve kast-ı mahsusla alacağı bazı kararlar, uygulayacağı bazı usûller olmalı. Nasıl kendisine hidayet nasib olan kişi, idrakinin ve fiilinin aydınlığıyla bünyesine daha müsbet değerler katma talihine sahipse; hayatın bugünkü biçiminden gelen ters bir etki de onu, her yaptığında ve her düşündüğünde kısır, verimsiz ve çaresizlik içinde bırakmak için olanca kuvvetini göstermektedir.