Filistinliler bir yandan işgalin somut sonuçlarıyla yüzleşmek durumunda kalırken, bir yandan da kendilerini siyasî koza dönüştürmek için yarışan İslam dünyasının çeşitli samimiyetsiz yönetimleriyle baş etmeye çalışıyor. İki ayrı dünya arasında ayakta kalma mücadelesi veren, bunun için gerçek anlamda bedel ödeyen cefakâr bir halk, Filistinliler...
İslâm dünyası tarafından sadece siyasi olarak değil ekonomik yönden de yalnız bırakılan Filistinliler, atalarının topraklarını işgal eden bir devletin boyunduruğu altında, günlük rızıklarını temine çalışıyor. Bu, Filistin meselesinin belki de hiç konuşulmayan bir yönü. Oysa mevzunun can damarlarından biri.
Yaklaşık 30 yıl manda ile yönettiği Filistin'de, yaklaşık 100 yıl koloni olarak sömürdüğü Hindistan'da, yine yaklaşık 100 yıl kaldığı Kıbrıs'ta, İngiltere hep aynı şeyi yaptı: Önce bu bölgeleri derinlemesine etüt ederek sosyolojik haritaları çıkardı. Ardından ittifaklar ve karşı ittifaklar tesis ederek, bunları dönüşümlü olarak destekledi. Nihayet işler sarpa sarınca da, "Ben elimden geleni yaptım, durumlar düzelmedi. Artık siz başınızın çaresine bakın" diyerek geri çekildi. Böylece sömürge topraklarına hem "kendi kendilerine kaderlerini tayin hakkı vermiş göründü, hem de iyi planlanmış zikzaklarla, problemleri çözmek için sonuna kadar uğraştığı düşüncesini meydana getirdi.
Filistin, her Arap liderin önündeki en sıcak iç politika konusu halindeydi. Arap milliyetçiliği güçlendikçe, Filistin de dillerde sloganlaştı, bayraklaştı. Hükümetler ve liderler için, Filistin artık bir meşruiyet aracıydı. Koltuklarını ve tahtlarını sağlamlaştırmak isteyen Arap devlet adamları, halklarının karşısına ağızlarında hep Filistin sakızıyla çıktılar.