Sanırım son 4–5 yılda okuduğum en çarpıcı, en iç acıtıcı kurgusal metindi. Okurken birçok çağrışım yaşattı. Kitabın ana karakteri Sabri’yi, Henri Barbusse’nin Cehennem kitabındaki şu alıntıyla anlatmak mümkün:
“Madem ki umut bizi mutsuz ediyor, artık umut yok. Madem ki dua yükselip bizi terk eden çıplak bir çığlık, artık dua da yok… Artık gülümseme yok; zaten gülümsemenin hamurunda keder yok mudur? İnsan sadece hüznüne gülümser, endişesine, yalnızlığına, uzaklaşan acısına.”
Sabri de çocukluk travmalarını, korkularını ve babasının onda bıraktığı derin yaraları gülümsemelerinin arkasına gizleyen bir karakter. Acılarından bu şekilde bir nebze uzaklaşabiliyor.
Toplumsal cinsiyet normlarına uymayacak kadar kibar ve naif bir erkek olduğu için hem çevresi hem de eşi tarafından sürekli “standart erkeklik” kalıpları üzerinden aşağılanıyor. İş yerinde de durum farklı değil; mevki fark etmeksizin herkese saygı duyduğu, rüşvet almadığı ve “insan kalmaya” çalıştığı için alay konusu ediliyor. Sabri, başkalarının aşağılık kompleksini rahatça boşalttığı bir hedefe dönüşüyor.
“İnsan, tepesine vurularak, lokması elinden alınarak, hatta yalnızca unutularak, bir köşeye bırakılarak ölüme benzeyen bir kimsesizliğe terk ediliyordu.”
Nihan Kaya’nın şu sözü bu durumu iyi açıklıyor:
“Yaşımız ne kadar küçükse o kadar kırılgan, savunmasız ve kalıcı yaralar almaya açıktır; yaşımız küçüldükçe yaşanan şeyi de artan bir şiddette duyarız.”
Kitapta baba figürü, çocukluk travmalarının merkezinde yer alıyor. Küçükken sürekli aşağılanan, yok sayılan, ikinci plana atılan bir çocuk Sabri. Bir şeye heveslendirilip o hevesi elinden alınan, duygularıyla oynanan biri. Zamanla silikleşiyor, görünmezleşiyor ve bu görünmezliği yetişkinliğe de taşıyor. Rüyalarına giren o “fare”den kurtulmak için harekete