Adem

Adem
@Vesoljaa
..aslında her şey tuhaf. Yaşam, insanlar... Her şey dibe, ta dibe çökene kadar su yüzünde sürüklenen bir köpük sadece. youtu.be/qbfFSXQB-gw?si=...
405 kütüphaneci puanı
4304 okur puanı
Temmuz 2018 tarihinde katıldı
Kim söyleyebilir bana güzelin ne olduğunu?
Puan vermedi·190 syf.·
2026 22. kitabı
“Her yandan Beyaz adamla çevriliyim, yukarıda gök yarılıyor orta yerinden, ayaklarımın altında yer sarsılıyor ve bir yerlerde beyaz bir şarkı, her yerde beyaz bir şarkı çalınıyor. Beyazlık, beni yakan beyazlık… Ateşin yanında oturuyor ve derimi inceliyorum, postumu. Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş sanki; ne kadar da çirkinmiş meğer. Ama bir an duraksıyorum: Kim söyleyebilir bana güzelin ne olduğunu?” Frantz Fanon Kitaptaki ilk öykü olan “Nasıl mısın, İyi misin” Frantz Fanon’un Siyah Deri Beyaz Maskeler eserindeki içten haykırışları çağrıştırıyor. İsveç asıllı Amerikalı yazar Edita Morris, ırkçılık, sömürü ve insanlık suçlarına karşı duyarlı bir isimdir ve bu duyarlılığı öykülerine açık biçimde yansıtır. İlk öyküde beyazların Afrika’daki sömürüsü Jamaika üzerinden anlatılır. Mektuplar üzerinden ilerleyen anlatıda, köleleştirme, taciz, yoksulluk ve bilinçsizlik içinde bırakılmış Jamaika halkının hikâyesini, eğitim düzeyi düşük bir kadın olan Coca’nın bir beyaz kadına yazdığı mektuplardan okuruz. Beyazların sömürüyü meşrulaştırmak için ürettiği bahaneleri ironik biçimde ele alan Güngör Dilmen’in Misyoner oyunundaki şu sözler bu duruma güçlü bir gönderme yapar: “Bu kemikler de beyaz… demek ki bu adada karaderililer yaşıyor… Öyleyse görevim başladı…” Burada sömürgeciliğin nasıl “misyon” adı altında meşrulaştırıldığını görürüz. Aslında değişen tek şey dilin kendisidir; şiddet aynı kalır. İkinci öykü “Vietnam’a Sevgiler”, 2. Dünya Savaşı ve Vietnam Savaşı bağlamında ABD’nin insanlık suçlarını anlatır. Okuması duygusal olarak ağır bir metindir; çünkü savaşın bıraktığı yıkım değişmez. Japonya’da atom bombasından etkilenen Nishinha ile Vietnam’da napalm bombalarıyla yanmış Dan Thanh’ın hikâyeleri paralel ilerler. Nishinha’nın mektupları üzerinden savaş sonrası yıkımı,
Nasıl mısın İyi misin?Edita Morris · Can Yayınları · 198946 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·128 syf.·
2026 20. kitabı
Uzun yıllardır kitap okuyorum ve bu süreçte çok sayıda eserle karşılaştım. Birçok yazara şans verdim; buna karşılık, çok az kişiden kitap önerisi aldım. Çünkü keşfetmenin yarattığı edebî hazzın okuma heyecanını diri tuttuğuna inanıyorum. Denemekten ve aramaktan (son birkaç yıl hariç) hiç yorulmadım. Daha bu sabah 20–30 kitap ve yazarı inceleyip içlerinden beni çekebilecek bir şey aradım. Bu arayışın sonunda bu kitapla karşılaştım. Yazara ilk kez denk geliyordum. Kısa bir araştırma yaptığımda donanımlı bir isim olduğunu gördüm ve hafta sonu yeni bir yazar okuyacak olmanın heyecanını hissettim. Ancak artık büyük beklentiler içine girmeyecek kadar da tecrübeliyim; çünkü hayal kırıklığı bazen gereğinden fazla iz bırakıyor. Kitabı bitirdiğimde ise içimde “yarım kalmışlık” hissi oluştu. Bunu yazarın bilinçli bir tercihi olarak da okumak mümkün; ancak metinde okunurluğu zorlaştıran bazı pürüzler olduğunu düşünüyorum. Özellikle az kelimeyle çok şey anlatma çabası, anlatıyı zaman zaman eksik ve kopuk hale getiriyor. Kitap boyunca çok not aldım; fakat bu notlar bir incelemeden çok, metnin yapısını çözmeye yönelikti. Eserde 20’den fazla karakter geçiyor. Anlatıcı değişse de birçok karakter silik kalıyor ve hikâyeye tam olarak tutunamıyor. Bunu daha iyi anlamak için karakterler ve temalar arasında bir şema çıkarmayı denedim; ancak bu da metni netleştirmekten çok karmaşayı görünür kıldı. Kitap bazı mesajlar verme iddiası taşıyor olsa da, teknik yapı ve bölümler arasındaki zayıf bağ nedeniyle bu mesajların güçlü bir şekilde taşındığını düşünmüyorum. Bu nedenle mesajları detaylandırmak yerine okuyucuya bırakmayı daha doğru buluyorum. (Bu arada yazarın bir üçlemesi var; onun ilk kitabını da yakın zamanda okumayı düşünüyorum.)
Aşk Meçhule YürürFiliz Özdem · Yapı Kredi Yayınları · 2015122 okunma
İnsan kalmaya dair bir mücadele
Puan vermedi·135 syf.·
2025 33. kitabı
Sanırım son 4–5 yılda okuduğum en çarpıcı, en iç acıtıcı kurgusal metindi. Okurken birçok çağrışım yaşattı. Kitabın ana karakteri Sabri’yi, Henri Barbusse’nin Cehennem kitabındaki şu alıntıyla anlatmak mümkün: “Madem ki umut bizi mutsuz ediyor, artık umut yok. Madem ki dua yükselip bizi terk eden çıplak bir çığlık, artık dua da yok… Artık gülümseme yok; zaten gülümsemenin hamurunda keder yok mudur? İnsan sadece hüznüne gülümser, endişesine, yalnızlığına, uzaklaşan acısına.” Sabri de çocukluk travmalarını, korkularını ve babasının onda bıraktığı derin yaraları gülümsemelerinin arkasına gizleyen bir karakter. Acılarından bu şekilde bir nebze uzaklaşabiliyor. Toplumsal cinsiyet normlarına uymayacak kadar kibar ve naif bir erkek olduğu için hem çevresi hem de eşi tarafından sürekli “standart erkeklik” kalıpları üzerinden aşağılanıyor. İş yerinde de durum farklı değil; mevki fark etmeksizin herkese saygı duyduğu, rüşvet almadığı ve “insan kalmaya” çalıştığı için alay konusu ediliyor. Sabri, başkalarının aşağılık kompleksini rahatça boşalttığı bir hedefe dönüşüyor. “İnsan, tepesine vurularak, lokması elinden alınarak, hatta yalnızca unutularak, bir köşeye bırakılarak ölüme benzeyen bir kimsesizliğe terk ediliyordu.” Nihan Kaya’nın şu sözü bu durumu iyi açıklıyor: “Yaşımız ne kadar küçükse o kadar kırılgan, savunmasız ve kalıcı yaralar almaya açıktır; yaşımız küçüldükçe yaşanan şeyi de artan bir şiddette duyarız.” Kitapta baba figürü, çocukluk travmalarının merkezinde yer alıyor. Küçükken sürekli aşağılanan, yok sayılan, ikinci plana atılan bir çocuk Sabri. Bir şeye heveslendirilip o hevesi elinden alınan, duygularıyla oynanan biri. Zamanla silikleşiyor, görünmezleşiyor ve bu görünmezliği yetişkinliğe de taşıyor. Rüyalarına giren o “fare”den kurtulmak için harekete
Fareyi Öldürmekİrfan Yalçın · Milliyet Yayınları · 1980400 okunma
Beyoğlu’nun Arka Odalarında Kayıp Hayatlar
Puan vermedi·179 syf.·
2025 30. kitabı
Kitabı Yalçın Yayınları’nın 1981 baskısından okudum. Aynı zamanda yazarla tanışma kitabım oldu. Pansiyon Huzur, adından beklenebileceği gibi “huzur veren” bir atmosfer sunmuyor; aksine titreşen bir huzursuzluk ve sarsılmış bir toplumsal doku ortaya koyuyor. Yalçın, bir pansiyonun dar mekânı üzerinden sınıfsal çelişkileri, kentin dönüşümünü, bireysel çaresizliği ve umudu birlikte ele alıyor. Kitaba dair temel eleştirim, kurgunun altındaki mesajların fazla dağınık verilmiş olması olurdu. 180 sayfalık metinde; hayatta kalma mücadelesi veren aç insanların hikâyesi, sınıf bilinciyle şekillenen solcu gençler, devlet kadrolarındaki rüşvet ve liyakatsizlik, İstanbul’un kozmopolit yapısı ve kadınların fuhuşa sürüklenme nedenleri gibi birçok tema aynı anda işlenmeye çalışılmış. Bu yoğunluk içinde yazarın her şeye değinme isteğinin yarattığı bir “acele” hissi seziliyor. Bunun yerine karakterlerin iç dünyalarına daha fazla alan açılsaydı, çok daha çarpıcı bir eser ortaya çıkabilirdi diye düşündüm. Özellikle İnci karakteri ve yan karakterler çok daha derinleşmeye uygun bir potansiyele sahipti. Buna rağmen roman, gerçekçiliği ve rahatsız edici atmosferiyle etkileyici bir iz bırakıyor. Bu yüzden genel olarak beğendiğim bir kitap oldu ve yazarın diğer eserlerine de mutlaka bakmayı düşünüyorum.
Edebiyat
Pansiyon Huzurİrfan Yalçın · Yalçın Yayınevi · 1981139 okunma