Neden kendimizi anıtlaştırmayı bu denli çok isteriz? Daha yaşarken bile. Yangın musluklarının dibine işeyen köpekler gibi varlığımızı ispat etmeye çalışıyoruz. Fotoğraflarımızı, diplomalarımızı çerçeveletip asıyor, gümüş kaplamalı bardaklar kullanıyor, yatak çarşaflarına adımızın baş harfini işliyor, ağaçlara ve tuvalet duvarlarına isimlerimizi yazıyoruz. Hepsini aynı dürtü ile yapıyoruz. Bundan ne elde etmeyi umuyoruz? Alkış, gıpta, saygınlık? Yoksa yalnızca ilgi mi çekmek istiyoruz, ne tür olursa olsun ilgi mi istiyoruz? En azından bir tanık istiyoruz. Sesi kısılan radyo gibi, kendi sesimizin sonunda ebediyen susmasına tahammülümüz yok.
Reenie, Tanrı'nın insanları, kendisinin ekmek yaptığı gibi yaptığını söylemişti. Bu yüzden bebek doğuracakları zaman karınları şişerdi: Pişen hamurun şiştiği gibi. Gamzelerinin, Tanrı'nın parmak izleri olduğunu söylerdi. Kendisinin üç gamzesi vardı, bazı insanların ise hiç olmazdı, çünkü Tanrı kimseyi eş yaratmazdı, yoksa bu işten canı sıkılırdı.
Sürekli krizler yaşardı, ölmüş bir karga, ezilmiş bir kedi ya da gökyüzüne karanlık bir bulut görse ağlamaya başlardı. Öte yandan, fiziksel acıya karşı acayip bir direnci vardı: ağzını yaksa ya da bir yerini kesse, kural olarak ağlamazdı. Onu mutsuz eden şey kötü niyetti, evrenin kötü niyeti.
Hiç değilse, diye yalvarmıştı babama, tanrıtanımazlığını kendine sakla. Ama hemen arkasından, bunu söylediği için çok utanmıştı, sanki önemli olan babamın ruhuyla tanrı arasındaki ilişki değil, komşuların fikriymiş gibi.