Şimdilik sevgi falan yok içimde, ama bu akşamüstü bir şey anladım; ben de, yavaş yavaş, görünmez bir yapıya taşıyacağım taşlarımı. Bir şölen hazırlıyorum. İçimde, yeni bir benliğin ortaya çıktığını söyleyemem, çünkü bana benzemeyen bu benliği de kendim yaratıyorum.
Kimi zaman, beklenmedik bir esin, insanın alınyazısını değiştirir gibi olur. Oysa esin, yavaş yavaş oluşmuş bir yolun, ruh tarafından kavranmasından başka bir şey değildir.
Evet, yaşam ona geçen zamanı hissetmeyi, alışılan nesneleri sevmeyi öğretmişti çünkü. Ve o, gece yarısı çöken bir evde de olsa, ancak o güne dek oluşmuş kişiliğiyle yakalıyordu evreni. Hiç kimsenin aklına gelmeyen, her şeyin temel taşı olan soruyu, "Kimdiniz? O anda kim çikti ortaya?" sorusunu sorsaydık, yalnız, "Ben..." diye karşılık verirdi mutlaka.
Hiç bir durum, varlığından habersiz olduğumuz bir kişilik çıkarmaz ortaya. Yaşamak, yavaş yavaş doğmaktır. Hazırlop ruhlara konmak fazla kolay olmaz mıydı!
İnsan nasılsa öyle ölür. Sıradan bir maden işçisi, maden işçisi olarak ölür. Edebiyatçıların, gözümüzü kamaştırmak için uydurdukları, ölümden önce hissedilen o bulanık çılgınlık nerde acaba?
Bizim için önemli olan, Sagon'un hiçbir şey yapmak istemeyişiydi. Hiçbir şey hissetmiyordu. Bol bol vakti vardı. Süresiz izindeydi sanki. Ve ben, yüzde yüz biliyordum yaklaşan ölümün getirdiği bu duyumu; umulmadık bir boşluk duygusu... Gerçek, ölüm anında duyulan o soluk soluğa kalma masalını nasıl da yalanlıyor! Sagon orada, kanadın üstünde, zamanın dışına itilmiş gibiydi!