“Sıfır noktası”… Her şeyin tükendiği, umudun kalmadığı, insanın artık kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı an. Peki insan oraya ulaştığında ne olur? Dağılır mı, yoksa gerçek özgürlüğünü tam da o anda mı keşfeder?
Bu kadın, hayatın ona biçtiği rolleri kabullenmek zorunda bırakılmış: itaatkâr bir çocuk, toplumun istediği bir kadın ve sonunda bir eşya gibi alınıp satılan bir beden. Ama hiçbir zaman bir birey olarak görülmemiş. Erkek egemenliği, din, gelenek ve çelişkili ahlak anlayışları arasında sıkışıp kalmış bir insan…
Her cümlede öfkesini, her satırda içindeki çığlığı hissediyorsunuz. Bu artık sadece onun hikayesi değil; sesi, susturulmuş tüm kadınların sesi haline geliyor.
Onu yargılayabilecek tek kişi kendisi ve o bile artık yargılamaktan vazgeçmiş.
Bu kitap okurken çok rahatsız ediyor. Çünkü ancak o rahatsızlıkla, anlatılanları gerçekten anlamaya başlarsınız.
Biz onun kadar cesur olabilir miydik?