Dün gece izlediğim film aklımdan çıkmıyor ve kalıcı olmasını istiyorum diye bişiler yazmak istedim hakkında. Uzun zamandır bu kadar içime oturan, bu kadar yüzüm gözüm şiş olana dek beni ağlatan bişi izlememiştim. Ki geçen hamente gittim onda bile ağlamadım, sanırım daha sessiz ama vurucu filmleri daha çok seviyorum.
Türkçeye 'benim için üzülme' diye çevrilen Fransız yapımı bi film bu. Lili, yurt dışından eve döndüğünde ikiz erkek kardeşinin evi terk ettiğini öğrenir. Babasıyla tartışmış ve gitmiştir artık. Ama annesiyle babasının söylediği sebebe bir türlü ikna olamaz ve kardeşinin aramalarına, mesajlarına dönmeyişini bir türlü kabullenemez. Evet o babasıyla sık sık tartışır ama çekip gitmesini ve arkada kendisini bırakmasını sindiremez çünkü babasıyla kavga etmiştir, kendisiyle değil. O nerededir, aramalarına niye dönmüyor ve ne yapıyordur.. bahçedeki 2 salıncağa, odasına bakar durur. Onu arar. Bu belirsizlik ve yoklukla ağır bir depresyona sürüklenir. Abisi yok olmuştur. Neden sorusu aklından bir türlü çıkmaz. Bazen insan cevapsız sorularla yaşamayı bilmiyor ve kendine hikayeler uyduruyor. Lili de bağırmaz, sessizce içine çekilir, eskisi gibi devam edemez. Çünkü bazen sevdiğimiz biri hayatımızdan çıktığında onunla birlikte kim olduğumuz da gider. Abisi gitmiş, kendisi eksik kalmıştır. Aynı evi, aynı çocukluğu, aynı sırları paylaştığı diğer yarısı şimdi yoktur. Belki ölmedi ama orada değil, bıraktığı yerde değildir. Onu kaybetmek bir rolü, kimliği, geçmişi ve çocukluğunu kaybetmek demektir. Bu cevapsızlık, kendini umutla doldurmaya çalışır ve onu arar. Bu sevgi onu hem ayakta tutar hem de yok eder. Bu vedasız gidiş, bu belirsiz kayıp onu yavaş yavaş bitirir. Hissettiği derin üzüntü ve öfke kendini dışa vuramaz. Sadece yaz sıcağında onu ararken, hâlâ bir umudu varken