...doğanın hem insanlara hem de akıl sahibi olmayan hayvanlara yerleştirdiği cinsiyet farklılığıyla birlikte doğa aynı zamanda beyne bazı izlenimler de yerleştirmiştir. Bu izlenimler belli bir yaşta ve belli bir zamanda kendimizi eksikli ve sanki diğer cinsten bir kişinin diğer yarısı olacağı bir bütünün sadece yarısıymışız gibi görmemize neden olur. Öyle ki bu yarının elde edilmesi doğa tarafından belli belirsiz olarak tahayyül edilebilir tüm nimetlerin en büyüğü gibi gösterilir. Bu diğer cinsten pek çok kişi görmemize rağmen bu yüzden onlardan birçoklarını aynı anda arzu etmeyiz, çünkü doğa bizi 'bir yarıdan fazlasına ihtiyacımız olduğunu hayal etmeye itmez. Ama bir tanesinde aynı zamanda diğerlerinde gördüklerimizden daha fazla hoşa giden bir şey fark ettiğimizde bu ruhu doğanın bize sahip olunabilecek en büyük nimet olarak gösterdiği nimeti aramak için verdiği bütün eğilimi yalnızca o kişi için hissetmek yönünde belirler. Ve işte bu şekilde hoşluktan doğan bu eğilim ya da arzu genellikle daha yukarıda betimlenmiş olan sevgi tutkusundan daha çok aşk diye adlandırılır. Bundan ötürü daha tuhaf etkileri vardır ve romancılarla şairlere ana konularını sağlayan odur.
Zira kendimizi sevilen şeyle kaynaşmış ve birleşmiş olarak gördüğümüz ölçüde, öteki parçasını muhafaza etmek üzere onunla oluşturduğumuz bütünün en küçük parçasından vazgeçmeye daima hazır oluruz. Bunun neticesinde basit düşkünlük söz konusu olduğunda kendimizi daima sevdiğimiz şeye tercih ederiz, ama aksine adanmada sevilen şeyi kendimize öyle bir yeğleriz ki onu korumak için ölmekten çekinmeyiz.
Hayranlık ruhun ani bir şaşkınlığıdır, bu da onu kendisine nadir ve olağanüstüymüş gibi gelen nesneleri dikkatle irdelemeye götürür. Böylece bu tutkunun nedeni en başta bu nesneyi nadir ve dolayısıyla irdelenmeye pek layık olarak temsil eden beyindeki izlenimdir...
Kararsızlıktan kurtulmadığımız halde bir eylemde bulunmaya karar verirsek bu vicdan azabı doğurur. Bu tutku daha öncekiler gibi gelecek zamanla değil, şimdiki ya da geçmiş zamanla ilgilidir.