Evren, yaşadığımız gezegenin hiçbir noktasında, an’ın, birebir yansımasına izin vermez. Bilim insanları, kişinin kendi yüzünü olduğu gibi ve an’da göremeyeceğini yıllar önce ispatladılar. Bir aynayı burnumuza kadar yaklaştırıp yüzümüzü görmeye çalışsak bile suratımızın an’daki ancak izdüşümünün, onu da birkaç mikrosaniye öncesine tekabül etmiş olarak görebiliriz. Gökteki yıldızların bize ulaşan ışıklarının yüzlerce, belki de binlerce asır öncesine ait olacak kadar eski, hem de çok eski olduklarını bildiğimiz gibi. Ayın ve güneşin ışığının, karanlıkta yaktığımız mumun Alevinin bile eski olduğu çoktan ispatlandı. Tıpkı hepimizin aslında zamanı dolmuş birer yıldız toz olduğunu ispatladıkları gibi…
Kaan Esta’ya, “İstanbul’un geçmişini sarayların görkeminde arayanların, gerçek tarihçi olduğunu düşünmüyorum. Eskinin asıl meraklıları, bakacakları yerin viraneler olduğunu bilirler,“ dedi.
Esta da, “Tıpkı siz psikiyatristler gibi… Siz de insanları anlamak için hep geçmişteki kırık dökük, enkaza dönmüş anılarını eşeliyorsunuz,” dedi.
İnsan, çocukken dünyayı kurcalamadan, eşmeden, gördüğü gibi kabul ettiği için olmalıydı. Babaların doğuştan baba, annelerin doğuştan anne, zenginlerin doğuştan zengin, fakirlerin doğuştan fakir, hizmetçilerin ise doğuştan hizmetçi olduğunu zannederlerdi.