işte beyler, hanımlar, size anlatmak istediğim şey; işte aşk! gerçek aşk vardır, uğruna mücadele edilebilecek tek bir şey vardır. tüm becerilerinizi ve ülkülerinizi, tüm felsefe ve inançlarınızı, tüm güzel sözlerinizi, yüce davranışlarınızı kül kadar soluk ve faydasız bir hale getirebilecek tek şey vardır, gerçek aşk. insan bir kez aşkı, gerçek aşkı yaşadığı zaman, artık bu dünyada onun için neşe hayalinden başka bir şey olabilir mi?
size aşkın gerçek anlamının ve gerçek duyarlılığın ne olduğunu, sadece uygar insanların bildiği daha yüksek, daha düzeyli hazzı açıklayacağım. size hayatımın en mutlu gününü anlatacağım.
ne yazık, böyle mutlu olabildiğim günleri artık geride bıraktım. o günler asla geri dönmemek üzere geçip gitti. böyle bir şeyin var olma ihtimali hatta hevesi bile uçup gitti
aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. öylesine bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum. sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. yere göğe zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? bu kutla tanrının yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrı`yı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını. kefe`lerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler yığılıyor, işte yetkin eşitlik…her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. bir eskiciden satın alınmış bu teraziyi birgün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana dağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.