Yakup Coşkunoğlu

Avrupalılar, Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyanlar’ı önce silah ve mühimmat verip kışkırtarak isyan ettirmişler, daha sonra da Türkler “Hristiyanlar’ı katlediyor” diye propaganda yaparak Balkanlar’daki birçok bölgede ıslahat adı altında özerklik elde etmişlerdi. Özerkliği de Osmanlı hâkimiyetindeki Hristiyanlar’ın bağımsızlığı ve bölgedeki Türkler’in katledilmesi takip etmişti. Aynı senaryo bu defa da Ermeniler için gündemdeydi. Bu amaca yönelik olarak Ermeniler terör hareketlerini özellikle Doğu Anadolu’da başlattılar.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Türkler ile Ermeniler arasındaki ilişkilerde dönüm noktası 93 Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’dır. Yunanlılar, Sırplar, Karadağlılar, Bulgarlar ve Romenler’den sonra bağımsızlık sırasının kendilerine geldiğini düşünen Ermeniler, Berlin Antlaşması’nda birçok hak verilmesine rağmen bağımsızlık yönünde bir madde olmayınca hedeflerine varmanın bir yöntemi olarak terörizmi benimsediler. Onbinlerce Türk’ün kanını dökecek olan Taşnak ve Hınçak adlı terör örgütlerini kurdular. Ermeni örgütleri yapılacak eylemlere devletin güvenlik güçlerinin sert bir şekilde karşılık vereceğini ve Batı kamuoyuna, Anadolu’da Ermeni kıyımı yapılıyor izlenimi verilmesini hedefliyorlardı. Böylece Avrupalılar’ın Osmanlı İmparatorluğu’na müdahalesi sağlanacaktı. Aslında bu, Osmanlı İmparatorluğu’nda defalarca uygulanmış ve başarılı olmuş bir “sihirli formül”dü.
II. Abdülhamid, Amerikan Elçisi Terel’e 1897’deki bir görüşme sırasında Ermeniler’le ilgili şunları söylemişti: “Anadolu’nun fethi sırasında Moğollar’la İranlılar’ın saldırılarına maruz kalan Ermeniler toplu halde Osmanlı ülkesine hicret ederek Osmanlı sultanlarının himayelerine girdiler. Ermeniler, Osmanlı sultanlarınca şefkatle karşılandı ve kendilerine gerekli müsamaha gösterildi. Can ve mallarının muhafazası hususunda her şey yapıldı. Osmanlı sultanlarının sefere çıktıkları ve fetihle meşgul oldukları zamanlarda ticaret işleri Hristiyanlar’a özellikle de Ermeniler’e kaldı. Müslümanlar, Allah’ı tek yaratıcı olarak tanıyan her türlü dinin mensubuna ilişmedikleri için Hristiyanlar’ın dinlerine de karışılmadı. İşte bu suretle Ermeniler mal, mülk ve servet biriktirme imkânı buldular. 400 seneden beri de Osmanlı idaresinden memnun bir şekilde yaşamışlardır.
I. Dünya Savaşı’ndan üç yıl önce Balkan Savaşı’nda yeni bağımsız olmuş, küçük Balkan devletleri karşısında büyük bir mağlubiyet almıştık. Subay ve askerlerimiz Çanakkale Savaşı’nda şehadet şerbetini içerek Balkan mağlubiyetinin utancını sildiler. Nitekim 1915 Temmuz’unda Çanakkale Cephesi’ne giden yazar, şair, ressam ve bestekârlardan oluşan heyet-i edebiye ilginç anlara şahit olmuşlardı. Heyet mensupları, Çanakkale Cephesi’nde Türk askerinin kahramanlığına ve cesaretine şahit olmuşlardı. Konuştukları birçok asker Balkan Savaşı’nın utancını silmek ve vatanı kurtarmak için kendisini hiç çekinmeden öne atmıştı. Bir hücum sırasında yaralanan kahraman bir Mehmedciğimiz yarasının sarılmasını “Ko aksın Balkan Muharebesi’nin karasını ancak bu kan siler” diyerek reddetmiş ve savaşmaya devam ederek biraz sonra şehid olmuştu. Heyettekiler kendi aralarında sık sık Balkan hezimetinden sonra bu mücadele ruhunun nasıl meydana geldiğini tartışmışlardır.
Rauf Orbay hatıralarında gemilere el konulmasını şöyle anlatır: “Geminin son taksiti olan 700 bin lira da ödenmişti. İşleri bir an evvel bitirmek için “tecrübelerin bir kısmından da vazgeçerek” fabrika ile 2 Ağustos 1914 günü geminin bize teslimi konusunda mutabık kalmıştık. Fakat parayı verişimizin ertesi günü için kararlaştırılan sancağımızı çekme töreni zamanından yarım saat evvel İngilizler, “Sultan Osman-ı Evvel’e el koydular”.