Yakup Coşkunoğlu

Osmanlı yönetimi gayrimüslim tebaa Osmanlı kimliğini kabul etsin diye çok uğraştı. Bu konudaki ilginç bir örnek şudur: 1900’lerin başında İstanbul’un fethinin kutlanması gündeme gelmiş, ancak II. Abdülhamid, gayrimüslim tebaa üzerinde olumsuz etki yapar bu teşebbüse diye izin vermemişti. Yıllar sonra, 1914’te bu konu hakkındaki düşüncelerini ise Doktoru Atıf Hüseyin Bey’e şu şekilde izah etmişti: “Biz, İstanbul’u Rumlar’dan zaptettik... Fetih günü onlar matem tutmak isterler... Biz tezahürde bulunursak onların hissiyatını rencide ederiz... Benim zamanımda bir kere İstanbul’un fetih günü merasim yapmak istediler... Ben buna hissiyat noktasını nazara alarak müsaade etmedim... Bunlar hikmet-i hükümettir, çünkü her hükümet tebaasının hepsinin hissiyatını da rencide etmemeye çalışmalıdır... Her nedense biz kendi kendimize mesele çıkarıyoruz...”
Reklam
Teröristler, 21 Temmuz 1905 Cuma günü 80 kilo patlayıcı madde ihtiva eden bombalı arabalarıyla Yıldız Camii’ne geldiler. Plan görünürde işliyordu. Ancak namaz bitiminde Şeyhülislam Cemaleddin Efendi, II. Abdülhamid’in yanına gelerek, sultanı lafa tuttu. Bu arada saatli bomba, müthiş bir gürültüyle patladı. Cemaleddin Efendi tarafından tesadüfen birkaç dakika oyalanan II. Abdülhamid suikasttan kılpayı kurtulmuştu. Ancak çevredeki 26 kişi hayatını kaybetmiş, 58 kişi ise hafif veya ağır şekilde yaralanmıştı. Ayrıca 20 kadar hayvan ölmüş, birçok araba enkaz haline gelmişti. Suikast teşebbüsü ülke içinde ve dışında büyük yankı uyandırdı. Soruşturmanın başlamasından kısa bir süre sonra Charles-Edouard Joris ve bazı suçlular yakalandı. Bazı teröristler ise yurt dışına kaçmayı başardılar.
Batılı devletler, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak için Müslüman-Hristiyan çekişmesini tahrik ettiler. Bunun için akıllara durgunluk verecek yöntemler uyguladılar. Vahdettin Engin, bir yazısında çoğunlukla Müslüman Arnavutlar’ın yaşadığı bölgelerdeki ilginç tahrikleri şöyle anlatır: “İşkodra, Prizren, Yakova şehirlerinde ortalığı karıştırmak isteyenler, bir camide geceleyin gizlice domuz kesip, duvarları domuz kanıyla kirletiyor, domuzun parçalarını camide bırakıyorlardı. Sabahleyin namaz kılmak için camiye gelen Müslümanlar, durumu görünce çılgına dönüyorlardı. Bundan sonra da Hristiyan-Müslüman çatışması yaşanıyordu.”
Yahudiler’in her türlü teşebbüslerine rağmen Filistin’e yerleşen Yahudi sayısı Sultan Abdülhamid döneminde 25-30 binde kalmışken, 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra Filistin’e Yahudi göçü bir anda yoğunlaştı. İttihad ve Terakki iktidarı, 1914 Ocak’ında, Yahudiler’in Filistin’e yerleşimini önlemek için alınan tedbirleri, işe yaramadıkları gerekçesiyle yürürlükten kaldırdı. Sultan Abdülhamid Selanik’te sürgündeyken, Doktoru Atıf Hüseyin Bey’e 1911’de bu mesele ile ilgili olarak, “Para kuvveti her şeyi yapar. Yahudiler de bugün hükümet teşkil edecek değiller ya. Bu bir başlangıçtır. Gaye-i emeldir. Şimdiden işe başlayıp birçok sene hatta bin sene sonra maksatlarına muvaffak olabilirler ve zannederim ki olacaklardır da” demişti.
Murat Bardakçı “Şahbaba” isimli önemli eserinde Sultan Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’dan II. Abdülhamid’in siyasetiyle ilgili şu bilgiyi verir: “… Babam imparatorluğu kırk yıl boyunca idare eden ağabeyi Sultan Abdülhamid’in ‘İngiliz dostluğu, Fransız yakınlığı’ politikasını benimsemişti. Esasen çözülmüş ve zayıflamış olan imparatorluğu toparlayıp dağılmaktan kurtarmak için amcam Abdülhamid, kendi tabiri ile ‘Ali’nin külâhını Veli’ye, Veli’nin külâhını Ali’ye giydirmekle otuz yıldır canım çıktı. Öyle kurtardık. Adamlar -yani İttihadçılar- kimseye danışmadan, hatta kendi aralarında bile istişare etmeden sanki yağma varmış da geç kalınacakmış gibi Balkan Harbi’ne ve arkasından Birinci Cihan Harbi’ne ve Alman dostluğuna kapılarak maceralara atıldılar ve bu hale getirdiler! Yazık değil mi?’ derdi”.
Reklam