Yakup Coşkunoğlu

PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne, tıpkı cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi, fakat mücadele tekniğini gün şartlarına uyarlayarak, silahlı mücadeleye karar vermesi, öyle sıradan sayılabilecek bir iş değildir. Böyle bir karar, dışarıdan siyasi ve mali destek, içeriden fikri himaye görmeden asla alınamaz. Tersi olsaydı bu örgüt, silah çektiği tarihten çok kısa bir süre sonra ortadan kalkardı. Hatta devletin böyle bir kalkışmaya hazırlığı en alt düzeyde olduğu zaman bile…
Reklam
26 Şubat 1920 günü dışişleri bakanlarının başkanlığında İngiliz ve Fransız delegasyonları Londra’da toplandı. Birinci gün, Kürdistan Madenleri üzerinde kim hak sahibi olacaktı? Fransa mı? İngiltere mi? Bu konuda anlaşamadılar. Ertesi gün konu Ermenistan’dı. Hem Ermenistan kurulacaktı, hem de Doğu Karadeniz’de Ermenistan korumasında “Özerk Laz Devleti.” Toplantının son günü Gürcü Cumhuriyeti adına katılan şahıs da Artvin’i istiyordu. Londra Konferansı’nda Kürdistan konusu, kimin nerede, nelere sahip olacağı hususunda mutabakata varılamadığından sonuca bağlanamadı. Sorunların çözümü İtalya’nın San Remo kentindeki toplantıya bırakıldı. Konferans 18 Nisan 1920’de pazartesi günü saat 18:00’de başladı.
Türk demokratik hayatının en büyük zaafı, halkı ikinci veya üçüncü sınıf vatandaş kabul ederek, onu tehlikeli ve yok kabul etmesidir. Anayasa ve onun kurduğu birçok devlet organları halktan gelecek tehlikelere karşı korunmuştur!... Halk cahildir, kendi menfaatini takdirden acizdir, onun için, ona bakmadan, ona rağmen onun için ülkeyi idare etmeli ve ondan gelecek tehlikelere karşı da, devlet korunmalıdır. Hani, demokratik rejimde halk asıldı, son noktayı o koyar, son kararı o verirdi... Halka rağmen hiçbir siyasi iktidar varlığını sürdürememiştir. Cahildir, yoksuldur, yaşam koşulları ağırdır (Niye böyle olduklarını da hükümet edenlerden sormak lazım) ama şurası bir gerçektir ki, Türk halkı çok kuvvetli bir sağduyuya sahiptir. Bu sağduyu sayesinde, hep doğruyu bulduğunu, tarih bize gösterip, gözümüzün içine sokmuştur. Kendi başlarına Maraş’ı ve Antep’i Fransızlara karşı savunup def edenlerle, Çanakkale’de bir dakika sonra öleceğini bilerek süngü hücuma kalkanlar da manda derisi yetişmediğinden Afyon sırtlarındaki Yunan mevzilerinde çıplak ayakla tel örgüleri çiğneyip geçenler de cahildi, yoksuldu... O zaman, onların destanlaşan bu mücadeleleriyle senin övünme hakkın yok...
Türkiye’de sık sık, belli çevrelerce, devlet elden gidiyor, aman tedbir alalım, bu bizim son devletimiz, başka Türkiye yok fikri, ortaya atılıp konuşulur. Bu “devlet elden gidiyor korkutması” bizzat bunu söyleyenlerin korkaklığı ve zayıflığından kaynaklanır. Şunu sormak lazım; niye devlet elden gitsin? Bu söz, söyleyenin yeteneklerinin düşüklüğü ile cesaretsizliğinin ölçüsüdür. Sonra kimin haddine bu cumhuriyetin son cumhuriyet veya devlet olduğunu söylemek... Müneccim misin? Sen yüz elli iki yüz yıl sonrasını bilebilir misin? Belki bu coğrafyayı temel alarak büyüyeceğiz... Belki insanlık için başka yönetim biçimleri çıkacak! Atalarımız boşuna söylememişler: “Testiyi ister kuyuya daldır, ister denize alacağı su aynıdır” diye sonra, Türkler’de “il” toprak, vatan, devlet demektir. Türkler “il gider töre kalır” diyerek, devletin değil milletin esas olduğunu söylemişlerdir. Nitekim on altı devlet, birbiri ardına kurulmamış mı? Son devletmiş!
“Mehtaba bakamam yar gelir hatırıma” gazelini zaman zaman dinlemek isterdi. Sebebi şuydu: Anafartalar muharebelerinin devam ettiği sırada, bir ara iki tarafta çarpışmalardan bitkin düşüp siperlerinde dinlenirken, Türk mevzilerinden yanık bir ses gazel okumaya başlar. Ağıt o kadar yürekten ve etkili bir şekilde söylenmektedir ki, İngiliz mevzilerinden de pür dikkat dinlenir. Çok geçmeden İngiliz birliklerinin içerisinde bulunan Hintli Müslüman askerler siperlerinden çıkıp namaza dururlar. Yaşı küçük ve çelimsiz olduğu için tüfek taşımayıp savaşan Türklere ekmek, su dağıtan İstanbullu küçük Kara Ahmet’in söylediği gazeli Hintli Müslüman askerler “Ezan okunuyor” şeklinde anlamışlardır. Siperlerinden çıkıp açıkta büyük hedefler teşkil eden Hintlilere namazlarının sonuna kadar Türk tarafından ateş edilmemiştir. Mustafa Kemal, bu gazeli söyleyeni merak ederek yanına çağırmış ve ödüllendirmiştir. 16’ncı kolordu komutanı olarak Siirt, Bitlis bölgesinde birlikleri dolaşırken, bu defa küçük Kara Ahmet’i orada görmüş ve hemen tanımıştır.
Reklam