Yakup Coşkunoğlu

Zaman geçtikçe siyasi, ekonomik ve askeri gücü zayıflayan devlet; gelişen olaylara hâkim olamadığı gibi bir değerlendirme de yapamıyordu. Sonuçta Avrupa’nın da isteğiyle; 1839 Gülhane Hattı Hümayunu ile başlayıp, 1909 Anayasa değişikliğine (Kanunu Esasi) kadar süren bir yenilik ve değişikliğe gidildi. 1876’da kabul edilen ilk anayasa Fransa, Belçika ve İsveç Anayasalarından istifade edilerek hazırlanan bir metindir. Türk-İslam devlet anlayışının müesseseleri yerine, çağdaş müesseseler olarak kabul edilen, batı kültürünün kurumları devlet teşkilatında yer aldı.
Reklam
Türk-İslam devlet anlayışında, daha önceki devirlerde olduğu gibi sınıf esası yoktur. Fethedilen yerlerdeki yerli halk, ikinci sınıf, köle ve esir kabul edilmemiştir. Hangi millet ve dinden olmaları hiç önemli değildir. Yerli halktan beklenen şey, yüzyılların geliştirdiği töre anlayışına göre devletin hakimiyetini kabul ederek, yöneticilere itaat ve devlete sadakattir.
Türklerin İslam dinini kabul etmesi, kendi tarihlerinin gidişatını değiştiren bir dönüm noktası olmuştur. Türk-İslam devlet anlayışı fikri, Selçuklulardan sonra Osmanlılarda da Türk toplumunda hâkim olmuştur. Bu hâkim fikir varlığını Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına kadar sürdürmüştür. Devletin bünyesi tam anlamıyla teokratik bir yapıdır, yani devletin düzenine ve idaresine hâkim olan esasların temelinde İslamî kaideler mevcuttur. Yavuz Sultan Selim’e kadar han, hakan, kağan, hünkâr, sultan, hükümdar, padişah unsurlarını kullanan devlet başkanları, Yavuz Selim’den itibaren “Halife” ünvanını da kullanmaya başladılar. Devlet başkanlarının iş başına getirilmesi Fatih Sultan Mehmet’e kadar seçim usulü ile, Fatih’ten sonra da padişahın en büyük erkek evladına intikal şeklinde yürütülmüştür.
Küçük yaşta ata binmeye başlarlar, attan ayrılmazlardı. At ve silah bedenlerinin bir parçası gibiydi. Atla doğar, atla ölürlerdi. Bunun neticesi olarak mesafeden korkmazlardı. Atların gittiği her yere çekinmeden giderler, atlarını açık denizlere, okyanuslara kadar sürerler, orada dururlardı. Çünkü Türkler denizi ve denizciliği sevmezler, sadece toprak sahibi olmayı severlerdi. Topraklarında, esir ettikleri tutsakları çalıştırırlardı. Türklere göre devletin görevi milleti korumak, halkın hayatını düzenlemektir. Bu sebepten halk devleti baba olarak görürdü. “Devlet Baba” kavramının temelleri bu anlayışa dayanmaktadır. Bunun için Türkler her şeyi devletten beklerlerdi.
Balkan bozgunuyla, Avrupa bu seferde kılıcını teraziye koydu. Ve gene bizim devletin aleyhine koydu. Statüko bozulmayacak demişlerdi, ama bu statüko, kesin ve ebediyen hem de bizim aleyhimize bozuldu. 1912 tarihinde fareler kediyi böyle görüyorlardı. Bu yıkılış, artık, sade bir devletin mağlubiyeti değildi. Mesnetsiz bir hayatın sona erişiydi. Bir ruhun bir zihniyetin tamamen çöküşüydü. Bir masal, bir imparatorluk bir devlet masalı sona eriyordu. Meğer bizim saltanat dediğimiz, hükümet zannettiğimiz şey, sadece bir gaflet uykusuymuş. Soğuk ve kara bir gerçekle karşı karşıyaydık. Demek ki bir hayal âleminde yaşamıştık. Demek ki bizim bilmediğimiz, anlamadığımız bir şeyler vardı. Ve şimdi bu çıplak hakikate alışmak, gerçekleri olduğu gibi bilmek ve görmek lazım geliyordu.
Reklam