Yakup Coşkunoğlu

Yakup Coşkunoğlu
@YakupTimur
Yazık ki Halep ve Şam’dan itibaren dökülen kanlar, haleti mezide²⁸ bulunan bir hastaya verilen ilaç hükmünden ibaret kalmıştır. O güzel mıntıkada yaşayan ahalisinin düşkün ahlakı ve safahata meyli, yalnız paraya karşı derece-i inhimakları¹ ile enerjisi sağlam bir millet olmadıkları yekâ² delildir. Muhtelifü’l-cins ve mezhep olan Arap namı altında bulunan Marunî, Dürzî ve pek az olan İslam kitleleri hiçbir an ruhen kaynaşmamış ve birbirleriyle daima mücadelede bulunan bir sürü insan kalabalığından başka bir şey değildirler. Zengin ve zeki olan tabaka ya Fransız veya İngiliz muhibbi ve fakir tabaka da bunların hademeleri hükmündedir. Cebel ahalisinin ve bilhassa kızların zekâ ve güzellikleri ayrıca kendilerine has bir vaziyettir.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Bu derece güzel olan Beyrut ve Cebel-i Lübnan ve bilhassa kaza ve köy addedilen mahaller, her birinin tabii manzarası ve çam ağaçları arasına sıkışmış birer zevk, safa muhitlerinden başka bir şey değildir. Zira bütün Avrupa seyyahlarının zevkini tatmin eden buralar alınan paralarla ıslah edilmiş ve onların istirahatlerini temin ederek konforlu mobilyalarla süsülenmiş binaları vardır ki ahalisi bu binalarda oturmaz. Bir bekçi vaziyetinde bulunur ve ailesiyle beraber zevk sahiplerinin arzularına hizmet ederler. Bu Cebel ahalisinde Türk efkârına hadim bir vaziyet görmedim. Hatta Türk askerinin ayak basmadığı bu Cebel ahalisinin harp esnasında buralara ilk girdikleri zamanda Cebellilerin gösterdikleri soğuk ve haşin vaziyetleri arkadaşlardan dinledim. Ve ol vakitte bize gösterdikleri samimiyetin de câli olduğu sonraları meydana vurmuşlardır. Zira ecnebilerin bu mıntıkalara serpmiş oldukları tohum-ı fesadı temizlemek ve onlara Türk ruhu aşılamak az bir zamanda kabil olacak ihtimallerden değildir.
“Tuhaf bir hadisenin şahidi oldum. Direklerarası’nda bir gezinti gününde kıyafet-i askeriyem düzgün olarak dolaşıyorum. Merkez Kumandanı olan Cevat Bey yanımdan geçtiği bir anda resmi selamı ifade ettiğimde ‘Zabit efendi kıyafetini düzelt’ hitabesine maruz kaldım. Bana bir şüphe arız oldu. Acaba kıyafetimde ne gibi bir hâl var? Doğruca Harbiye Nezareti’nde Merkez Komutanlık Dairesi’nde arkadaşım Elazığlı Mehmet Bey’e uğradım. ‘Allah aşkına vaziyetimde “Ne gibi bir noksanlık var? Zira merkez komutanı bana vaziyetini düzelt dedi”. Mehmet Bey bakarak güldü. “Kıyafetiniz güzel. Yalnız kalpağınız Nizamiye biçimidir”. Hayret ettim. O ne demek? Çünkü Enveriye kalpağı baş tarafı yukarı doğru çıkıntılı imiş ve Nizamiye kalpağı yan tarafı yatık bulunurmuş. Mesele bundan ibaret. Tabi ben de kalpağımı başı çıkıntılı vaziyette getirdim. Bir daha merkez komutanının olduğu taraftan kendisine görünerek geçtim. Hayret edilecek vaziyet. Biz Cebel-i Lübnan’da ve asker hayatında yalnız hizmet-i vataniye görürken demek İstanbul’da parti ayrılıkları İtilaf ve İttihad parti şekilleri nazara çarpıyormuş. Bu vaziyeti kurs arkadaşlarıma anlatarak onların da kalpak vaziyetlerinde Enveriye şekli almalarını söyledim.
Bir İslam bir de Hristiyan iki neferin Divan-ı Harpçe idam kararları verilmiş. Bu kararın tasdiki için Suriye Grup Kumandanı Büyük Cemal Paşa’nın Aliye’ye geleceği. 43. Fırka Kumandanı Topçu Ali Rıza Paşa’nın ve maiyeti bütün birlik zabitanının ve askeri kıtaatın resmi selam için Sofer şosesi üzerinde paşanın Şam’dan gelmesini bekliyoruz. Biraz intizardan sonra paşanın otomobili göründü. Gelerek saf-ı harpte olan bütün zabitan kendilerini takdim ederek ellerini paşa hazretleri sıkıyor ve herkes takdim merasimi yapıyor. Bütün Arabistan mıntıkasını nüfuzuyla ve salahiyetiyle tedhiş eden orta boylu, siyah sakallı ve siyah gözlü Cemal Paşa, herkese korku saçan bir zat idi. Bando mızıka, selam havasını çalarak kıtaatı teftiş eden paşa, hazır bulunan ve Divan-ı Harpçe idam kararı verilen iki erin kararını imza ederek otomobili ile hareket etti. Ertesi gün bütün birlikler silahsız olarak idam cezasında bulunacaklar. Her birlik kıtasıyla beraber büyük bir daire şeklinde içtima etti ve iki nefer de ortada.
Bu vaziyette resmi selam yaparken dizi arasından yüksek bir kahkaha sedası işittim. Asker böyle resmi vaziyetlere alışmadıklarından bölüğün kabadayısı olan iri boylu bir neferin bu hale cüretini gördüm. Resmi selamın hitamında bu neferin ne suretle cezalandırılacağı bence taayyün etmişti. Nefer, “Niçin güldün?” sualine karşı pek cüretkâr bir vaziyette “Ben bölükten beş defa firar ettim, bir daha kaçacağım” cevabıyla mukabele etti. Bu cevap ilk sopanın bir Arap askeri üzerinde tecrübe etmekliğime sâik oldu. Koğuşa alarak temizce ıslattım ki her halde üzerinde kuru bir yer kalmadı ve çavuşa bir ekmek torbası ile bir çift tayın getirerek nefere verdim. Haydi bakalım git ve nöbetçiye de fişek namluya sürmesini ve nefer nizamiye kapısında dışarı ayak attığında vurulmasını emrettim. Bu emrim ifa edilmezse nöbetçiyi vuracağımı silahımla temin ettim. “Haydi bakalım, ekmek hazır ve kapı açık. Kaçacağını söylüyordun, kaç da biz altıncı defa firarını görelim”. Hiç ümidini hilafında görmediği bu vaziyet karşısında Arap neferi ayağıma kapanarak “Dehilek ya efendi” diye af talep etti. Kendisini iki gün hapsederek tahliye ettim. Gerçi bu hareketimin doğru olmadığını biliyorum. Fakat askerlikle alakaları pek az olan ve bütün efratı Arap ve asayişsiz olan bu bölüğe karşı bu vaziyeti ilk zuhurunu pek faydalı gördüm. Artık elde değnek talimden ziyade Arap sürüsünün asayişine uğraşıyorum.