Bu devir sûfîlerinden en evvel mânaları bildiren Hasan Basrî’dir. En evvel işaretleri ibâre ile beyan eden ve Mısır’da en evvel ahvâl ve makâmât hakkında söz söyleyen Zünnûn el-Mısrî’dir. En evvel fenâ ve bekâ hakkında söz söyleyen ve “tasavvuf dili” namını alan Ebû Saîd el-Harrâz’dır. Bağdat’ta en evvel tevhid hakkında söz söyleyen Seriyy-i Sakatî’dir. Makâmât yani âriflerin mezhepleri hakkında söz söyleyen Ebû Cemre Muhammed b. İbrâhim’dir. En evvel Horasan’da ahvâl hakkında söz söyleyen Şakik Belhî’dir.
İlk tasavvuf cereyanı uyandıran Fudayl b. İyâz’dır. Merv şehrinde en evvel ahvâlden bahseden Ebu’l-Abbas Kâsım b. Seyyâr el-Mervezi idi. Nîşâbur’da tasavvuf, Ebû Ali Muhammed b. Abdî’l-Vahhâb Sekafî ile zâhir olmuştur. Nîşâbur’da Melâmiyye tarikatını neşreden Hamdûn el-Kassâr’dır. Şirâz’da ahvâl ve sûfiyyenin mertebelerini neşreden Ebu’l-Abbas Ahmed b. İmrân’dır. Camilerde alenî olarak tasavvuf dersi veren Yahya b. Muâz Râzî’dir. Suriye’de tasavvuf İbrâhim Edhem ile başlamıştır.
Ebû Hâşim, kalpten kibir ve gururu atmanın, dağları delmekten daha zor olacağını söyler. Ebû Hâşim zamanın kadısı Yahyâ Hâlid’i gördüğünde ağlar ve “Ya Rabbi! Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım” derdi. Bu bize, o devirde dahi ilmi ile âmil olmayan fukahânın mevcûdiyetini ve tasavvufun zuhûrunun sebeplerinden birinin de bu olduğunu göstermektedir. Mansûr Ammâr Dımeşkî, Ebû Hâşim’in ölüm döşeğinde belânın ve büyüklüğünün muhabbet nuruyla küçülüp kaybolacağını söylediğini rivâyet eder.
“Tasavvuf, iddiaları terk ve mânaları gizlemektir.” Tasavvuf erbâbı, bir iddia sahibi olmayacaktır. Bildiği hakikatleri muhatabının seviyesine göre açıklayacak, muhatabının umumi bilgisinin kavrayamayacağı hakâyıkı tafsil etmeyecektir. Ne, ben bilirim bu böyledir, diyecek; ne de anlaşılmayan ve işitilmemiş mefhumları rastgele açıklayacaktır.
“Her bilenin üstünde daha iyi bilen vardır” âyet-i kerîmesi onun düstûr-i reşâdeti, “İnsanlara, akıllarının aldığı derecede hitap ediniz” vecizesi sözlerinin rehberi olacaktır.
“Küsûf güneşin, husûf da ayın kusurudur” demişlerdir, o halde cihanda aslolan noksandır. Kemâl nisbî ve izafîdir. Şu mânayı veren kıt’a da güzel bir ders-i ibrettir:
Diline dikkat et, kimsenin kusurunu söyleyeyim deme; çünkü sen baştan aşağı kusurlarla mahmulsün; halkın ise bin bir dili vardır. Gözlerin sana, başkalarının ayıplarını gösterirse, ona: Ey nûr-i dîdem, halkın bin bir gözü sana bakıyor, de.